YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
11 Kasım 2017 tarihinde eklendi

Atatürk En Son Acar Motorunun Koltuğundaydı

Dolmabahçe Sarayında muayede salonundan sonra geçilen ve hususî daire adı ile anılan bölümde deniz tarafına bakan dördüncü oda Atatürk’ün yatak odasıydı. Savarona yatında geçen rahatsız günlerden sonra Atatürk 25-26 Temmuz 1938 gecesi bu odaya nakledildi. Vakit gece yarısıydı. Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesindeki ve sahildeki bütün elektrikler söndürülmüştü. Bölgede görevli olan tüm memurlar bölgeden uzaklaştırıldı. Bunun sebebi Atatürk’ün bir sedye ile taşınmak durumunda kalınması ve bu halinin kimse tarafından görünmemesiydi. Atatürk sedye ile taşınmayı kabul etmedi ve ısrar karşısında fena halde sinirlendi. Sonunda Acar motorundaki rahat hasır koltuğu hatırlandı. Bu koltuğu getirildi. Önce bir prova yapıldı. Koltuğun sağında Kılıç Ali, solunda Muhafız Kıt’ası Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve arkasında sadık sofracısı Faik ile beraber koltuk tutuldu. Atatürk bir kolunu Kılıç Ali’nin omzuna, diğer kolunu da İsmail Hakkı Tekçe’nin omzuna koydu. Koltuğu kaldırdılar. Sarsılmamasına özen göstererek Savarona’ya yanaşmış olan İstanbul motoruna getirildi. Prof. Neşet Ömer Bey ve Başyaver Celal Bey onları izliyordu. Neşet Ömer Bey, sürekli Atatürk’ün nabzını ve durumunu kontrol ediyordu. Motor yattan ayrıldı, Dolmabahçe Sarayı’nın kapısına yanaştı. Oradan da sarayın asansörüyle Acar motorunun koltuğuyla yukarıya çıkarıldı. Asansörden salona çıkıldıktan sonra Atatürk, yürüyerek yatak odasına gitti. Yatağa uzandıkları zaman Oh dünya varmış, burası hakikaten yattan daha serin dedi. Tobruk’un, Anafartaların, Yıldırım Ordularının, Sakarya’nın ve Dumlupınar’ın yenilmez kahramanı Atatürk, artık bir Boğaziçi binasının deniz üstündeki odasından Anadolu tepelerini seyrederek ömrünün son günlerini tamamlıyordu. 4 Eylül 1938 sabahı elini Umumî Kâtibi’ne uzatarak yatağından doğ­rulan Atatürk, bir kaç dakika denize ve karşı sahile baktıktan sonra gözleri ıslanmış bir halde ağır ağır konuşmaya başladı: “Bu yolda konuşmak benim için de, senin için de çok ağır bir şey ama başka çaremiz yoktur, konuşmaya mecburuz, çocuk hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik, hattâ bunun için de bir kanun çıkarılmıştı. Şu vasiyetname meselesi, bugün yarın o işi bitirmeliyiz, bir iki gün sonra karnımdan su alacaklardır, ne olur ne olmaz, bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir ârıza olabilir, herhalde ihtiyatlı olalım.

Umumî Kâtibi’nin, teessürünü güç yenerek dinlediği bu sözlerden sonra icap eden hazırlıklar tamamlandı ve Atatürk vasiyetnameyi alacak noteri 71 numaralı odada kabul etti. Görüşülüp, kahveler içildikten sonra Atatürk önündeki sigara masası üzerinde duran kapalı zarfı aldı. “Bu benim vasiyetnamemdir, icap ettiği zaman kanunî muamelesini yaparsınız, diyerek notere verdi.  Bir başka gün aynı odada Atatürk Başbakan Celâl Bayar’ın özetleyip sunduğu hükümet programını büyük bir dikkat ve alâka ile dinledi. Doktorların izin verdiği konuşma vaktinin bittiğini hatırlatmak üzere odaya girenleri de oturtarak, onlara devlet iş­lerde uğraşmaktan duyduğu iç ferahlığını anlattı ve sonra dünyanın bir büyük buhrana doğru gittiğini ve bunun karşısında alınacak tedbirleri işaretleyerek hükümete başarılar temennisinde bulundu. 1938 yılının sıcak yaz aylarında Atatürk, siroz hastalığını büyük ıstırapları ile geçiyordu. Hastalığın süratle ilerlemesi üzerine doktorlar, ilk suyun alınmasına karar verdiler. Suyu Dr. Fissenger ve Dr. Neşet Ömer hazır oldukları halde operatör M. Kemal aldı.  Su dolan şişeleri, bir, iki, üç, dört diyerek sayıyordu. Suyun on buçuk kiloyu buldu­ğunu öğrenince Tuhaf şey” dedi. “Bir gaz tenekesi de ancak bu kadar su alır ve ilâve etti: İnsan karnında bu ağırlık varken hiç rahat edebilir mi? Ponksiyon bitince Atatürk rahat bir nefes almıştı. Yeniden su almak ihtiyacı çabuk baş göstermiş ve birinci ponksiyondan on altı gün sonra ikincisi alındı. Su alınırken Atatürk, sürekli olarak; bütün suyu alın, hiç kalmasın”, diye söyleniyordu. Su alma işlemi bittiğinde Atatürk; aman ne rahat ettim, dünya varmış buyurdu. Atatürk, 17 Ekim gecesi ilk komaya girdi. Bu sırada kendisini kısmen kaybetmiş bir haldeydi. Asabî arazlar içinde çırpınıyordu. Üç gün süren bu komadan sonra Atatürk bir sabah tıpkı bir uykudan uyanır gibi gözlerini açtı. Etrafındakileri tanıdı. Onlarla hiç bir şey olmamış gibi konuştu ve “Tuhaf şey, bana ne oldu? diye sordu, kendisine fazlaca uyudunuz cevabı verildi. Yeniden hayata dönen Atatürk, etrafındakilerle konuşuyor, Başbakanı kabul edip direktifler veriyor ve Ankara’ya gitmekten, Cumhuriyet Bayramı’nda bulunmaktan bahsediyordu. Tribüne bir asansörle çıkacak, oradan milletinin bayramını kutlayacaktı. Terzisi karın şişkinli­ğine göre ölçüsünü alıp firakını hazırladı. Doktorlar Atatürk’ün son arzusu olan böyle bir seyahatin mümkün olabileceğini, fakat yolda ağır bir kalp krizi ile ölmek ihtimali bulunduğunu da söylediklerinden seyahatten vazgeçildi. Cumhuriyet Bayramı günü Dolmabahçe Sarayı’nın önünde öğrencilerin yaptığı tezahürattan heyecanlanan Atatürk, ikinci bir komaya girdi. Bu koma bir gece sürdü ve ertesi sabah Atatürk, etrafındakilere Ben, dün gece ne oldum?” diye sorup  “Ben asıl dün gece hasta idim. Âdeta değişmiş, bir başka adam olmuştum dedi.  Karnında tekrar ve süratle artan suyun basıncından büyük bir ıstıraba düşen Atatürk şiddetli bir ısrarla üçüncü defa suyu aldırttıktan bir gün sonra son komasına girdi. Büyük kurtarıcı Atatürk, sakin, âdeta uyur gibiydi. Ara sıra küçük ihtilâçlarla yatağından sıçrıyor, sade bir saniye sonra tekrar sükûnete kavuşuyordu. Gözleri kapalı ve göğsü mütemadiyen inip çıkıyordu. 10 Kasım günü saat dokuzu çalıyor, Atatürk’ün ancak beş dakikası kalmıştır. Bir aralık kapalı gözlerini birdenbire açı­yor, başını seri bir hareketle sa­ğa doğru çeviriyor, bu onun son bakışıdır ve ebediyete intikal ettiğinde saatler dokuzu beş geçiyordu. Onu her yıl özlem ve minnetle hatırlayan milyonlarca insanı arkasında bırakarak…  

Atatürk’ü en son kullandığı koltuk olan Acar motoru ise bu gün Çanakkale Deniz Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir. Acar motorunu o büyük insanı düşünerek ziyaret edelim.

1506 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
1939 Yılında Kıbrıs’tan Çanakkale’ye Neden Eşek Getirildi? 12 Ekim 2019
Çanakkale Boğazı’nda Amerikalı Bir Kadın Sporcunun Başarısı 05 Ekim 2019
Bir Zamanlar Çanakkale’de Bir “Kırıkçatal Meyhanesi” Vardı 28 Eylül 2019
Bigalı “Mehmet Kazım’ın İstiklal Mücadelesi İle Geçen Bir Ömrü 14 Eylül 2019
Cumhuriyetin Onuncu Yılında Bayramiç’te Radyo Keyfi 25 Ağustos 2019
Türk İnkılâbı’nın Uygarlık Dünyasına Yaptığı En Büyük Hizmet: “Hayvan Vebasını Yok Etmesi” 09 Ağustos 2019
Mehmet Cavit Bey ve Osmanlı Bankası Çanakkale Şubesi’nin İlginç Serüveni 28 Temmuz 2019
Çanakkale’nin Kültür ve Eğlence Hayatında Unutulamayan Emek Sineması 03 Temmuz 2019
Genç Kalemler Dergisi’nde Bir Çanakkaleli Genç “Mehmet Ali Tevfik Bey” 24 Haziran 2019
Rüyası Atlantik’i Geçmekti 16 Haziran 2019
Çanakkale’deki İki Pakistanlı Hayırsever 09 Mayıs 2019
Cumhuriyet Döneminde Çanakkale’deki İtalyan Konsolosu Aşil Ksantapulo’nun Hayatı 01 Mayıs 2019
TBMM’nin Açılışının 99’ncu Yıldönümünde İşgalden Kurtuluşa 22 Nisan 2019
Çanakkale Boğazı’nda Bir Kaza: “Dumlupınar Faciası” 03 Nisan 2019
Dardanos Tabyasından Savaşa Bakmak 16 Mart 2019
Kilitbahirli Bir Sinema Ustası: “Ferdi Tayfur” 02 Mart 2019
Erzincan Depremi ve Sel Felaketine Çanakkalelilerin Yardımı 23 Şubat 2019
2. Dünya Savaşı Yıllarında Çanakkale’de Bir Cumhuriyet Savcısı “Hayrettin Perk” 02 Şubat 2019
Çanakkale’nin 1955’te Şeker İhtiyacı ve Şeker İmalatçısı Yahudi İsak Bey’in Bir Mektubu 25 Ocak 2019
60 Yıl Önce Bir Cumhurbaşkanı’nın Yorumu: “Çanakkale’yi Tanıtamıyorsunuz” 19 Ocak 2019