YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
06 Nisan 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (1) “Kara Mustafa”

Her ne kadar benim yaşadıklarım gibi görünse de, anlattıklarım o günlerin insanlarını, konuşulan konu, yaşam ve kıyafetleri ile eski yerleşim yeri, herkesin tanıdığı tipleri ve herkesin yaşadığı (o zamanki adı ile afat (afet) denilen felaketleri ile aktarmaya çalıştım. Bunu bir belgesel havasında anlatmak istedim. Belki bir gün bu olayları mevcut resimler ile de destekleyerek aktarırım. Kronolojik sıraya pek uyamadım. Aklıma geldikçe uygun yerler bulup aktardım. Bazen çok gerilere gittim. Bazen de konuyu aktarır iken zaman makinesi ile kırk küsur yıl ileriye gittim ve geri döndüm. Bir gün birileri tarafından okunur ise eminim çok kişi bildiği ve tanıdığı bir şeyler bulacaktır.

****************

Kendimi bildiğim en küçük yaşımı bende hatırlamıyorum. Fakat yaşadığımız o evden aklımda kalanlar oda içerisinde orta yerde tavana asılı olan küçük salıncağım, bu salıncaktan aklımda kalan ise öğle uykusuna yatırıldığım zamanda etrafta dolaşan bir karasineğin tembel vızıltısı idi. Ben sallanmakta olan salıncakta uyutulmaya çalışılırken o karasinek etrafımda dolaşarak yüzüme konmaya çalışır, fakat annem tarafımdan yüzüme ustaca yerleştirilmiş olan beyaz bir tülbent tarafından bu arzusunu yerine getiremez vızıldar dururdu etrafta. Ben o kara sineğin vızıltısının sıkıcı nağmeleri arasında uyumamaya çalışır fakat dayanamaz bir müddet sonra dalar giderdim rüyalar ülkesine. Artık beni uyutan bu karasineğin vızıltısı mıydı, yoksa sallanmakta olan salıncakta başım döndüğü için sızıp kalmam mıydı bilmiyorum. En küçük yaşımı hatırlıyorum da, rüyamda ne görürdüm pek hatırlamıyorum. Hep merak etmişimdir “bebekler rüyalarında neler görür?” diye. Ama bir türlü öğrenemedim gitti her ne kadar bizde bebek olduksa da. Gerçi büyükler; bebeklerin uykularında ağlamaları esnasında “annesini memelerinden astılar ondan ağlıyor”, gülümsemeleri esnasında ise “babalarını şeyinden tavana asmışlar onu gördü” derlerdi de ne kadar doğru bilemem. Ben büyüklerin yalancısıyım. Odanın içerisinde küçük bir cam (pencere) vardı. Bu pencere camının kendisi küçük olmasına rağmen iç kısmı oldukça genişti. Bu genişlik derinlik anlamındadır. Sanırım biraz yüksek idi ki, annem beni buraya oturtarak dışarısını seyretmeme izin verir, daha doğrusu ayak altından çekilmemi sağlamış olurdu. Dışarısı çok küçük bir bahçeye bakan bir pencere olup bu bahçe dediğimiz de sözde mutfak diye kullanılan yerin kirli sularının aktığı bir yer. Aklımda sadece kirli bir beyazlık ve daha sonrada çamurlu yeşil bir renk kalmış. Kışın yağan kar tabakasının, bacalardan çıkan ve borulardan damlayan siyah ve isli su tarafından kirli bir hal almasıydı. Yeşil de herhalde karlar kalktıktan sonra ortaya çıkan otlardı.

Bir gün Rahmetli Annemin yanında bu olayı anlatınca bana dönerek: “Bu anlattıklarını hatırlaman mümkün değil. Çünkü çok küçüktün” dedi. Ben hatırladığımda ısrar edince “Mutlaka senin yanında bizim anlattıklarımız aklında kalmıştır. Oradan hatırlıyorsun” dedi. Ben öyle olmadığında ısrar edince “Peki madem hatırlıyorsun söyle bakalım kapının arkasında ne vardı?” dedi. Gayet net hatırlıyorum. Kapının arkasında bizim oranın tabiri ile yüklük vardı. Bir adet sandığın üzerine yatak ve yorganlar üst üste intizamla yerleştirilmiş onların üzerine de beyaz bir çarşaf konularak diğerlerinin renk farkları veya başka bir şey neyse işte gözlerden saklanmıştı. “Peki o zaman bunu hatırlıyorsun merdivenlerin orada ne vardı?” deyince “Vallahi orada ne vardı bilmiyorum ama, o civarda bir yerde bir kuyu vardı. Çünkü üzerini sıkı,sıkı kapatıyorlardı” deyince annem güldü. “Doğru” dedi. Herkes mahalledeki kuyunun başına gidip su almak için uğraşır iken bizim kaldığımız evin kuyusu binanın içindeydi. O zamanların en büyük medeniyetlerinden biri. Komşuların gıpta ettiği muhakkak. Evin içinde su var daha ne olsun. Gerçi mahallede bulunduğumuz evin karşısında bir tulumba vardı. Bir komşunun evinin önünde ve kendisi ile birlikte komşuları da kullanmakta idiler. Caminin önünde suyu devamlı akmakta olan bir çeşme vardı. Daha sonraları buraya bir musluk takılarak bu günkü haline getirildi. Su meselesi buralardan hallediliyordu. Şimdiki adıyla “küçük köprü” eski adıyla “ayak köprüsü”nden Harmanlık tarafına geçince hemen camiyi görürsünüz zaten. İşte bu camiyi yaklaşık olarak yirmi otuz metre geçince sola giren sokağı bilirsiniz. Bu sokağa girince sol taraftan en sonuncu ev benim bu olayları anlatmaya başladığım yerdir. Çok zor değilmiş. Değil mi?

Mahallemizden yaşlı bir amca bana “BEYAZ” diyerek seslenirdi. Bunun sebebi de o zamanlar saçlarımın beyaza yakın bir sarı renkte olmasıydı. Bende kendimi biraz bildikten sonra Sen kendi saçlarına bak. Sen mi beyaz, yoksa ben mi?” derdim çocuk kafamla matah bir şey söylermiş gibi. Daha sonraları saçlarım gün geçtikçe sarı tonlarında koyulaşarak açık kahverengi bir renk aldı. Babamın saçları da küçük iken benimkilerden daha da beyaz imiş. Benim baba tarafımın saçları kolay. kolay beyazlaşmadığı gibi dökülmezde. Nedendir bilemem ama bu böyle. Yalnız hatırladığım kadarı ile babaannemin tepesinde saçları yoktu. Onu tarif etmek için “Kel Fatma” derlerdi. Adı “Fatma” idi gerçekten. Evde babaannemin kafasının kel olduğundan bahsedilmiş olmalı ki, bir gün bize geldiğinde babaannemin başındaki eşarbı çekerek çıkartmış ve istediğimi görmüştüm. Gerçekten öyleydi. Kulaklarının hemen üzerinden yukarısı tamamen çıplaktı ve hiç saç yoktu. Bir kadının bu şekilde olduğunu hiç görmemiştim ve her halde sizlerin arasında da böyle bir şeyi görebilen yoktur. Ne kadar tezat teşkil ediyordu. Babaannem ile aklımda kalanlar arasında bazen bana Çanakkale Savaşlarını gördüğünü anlatırdı. Peki neler oldu diye sorulduğunda ise “Geceleri gökyüzünde yılan gibi iz bırakarak giden top mermilerini görürdük. Patlamaların sesi bizim buralara kadar geliyordu. Gündüzleri de bizler tarlalarımızda rahatça çalışabiliyorduk. Harp bizim buralara gelmedi. Bizler o zamanlar hiç zorlanmadık bütün erkekler gitmişti zaten. Biz köyde kadınlar ve çocuklar ile kalıyorduk” derdi. Babasının Seddülbahir de kaldığını (Şehit olduğunu) mezarının bile olmadığını ve babasının adının “Kara Mustafa” olduğunu söylerdi gözleri dolarak. Seddülbahir köyünden batıya doğru denize inildiğinde aşağıda sahilde bir tabur Mehmetçiğin, İngilizlerin çıkarma yapmasına izin vermeyerek koca bir bölüğü durdurduğunu ve sonucunda da Allah’ın Rahmetine kavuştuklarını orada yazılan bir tabela üzerindeki çok duygusal bir dörtlükten anlıyoruz.

İşte bu tabelada yazanlar:

“Bir kahraman takım ve de YAHYA ÇAVUŞ’ tular,
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman, tümen sanırdı bu şaheser erleri,
ALLAH’I arzu ettiler, akşama kavuştular”

İşte orada yatan Aslanlardan birisinin adı da “Kara Mustafa”. Ben ilkokulda iken buraya yapılan bir geziden sonra bu şehitlikteki “Kara Mustafa” adını okumuştum. Bu tarihi gezi dönüşünde eve geldiğimde Babaannemin de bizde olduğunu gördüm. Ben o gün gördüklerimi büyük bir heyecan ile anlatır iken bu ismi de söylediğimde babaannem çok sevindi. “O benim babam” dedi. Savaşa gitti ve kaldı (Şehit oldu) nerede olduğunu bilen yok. Beni mutlaka Babama götürün” dedi. Bu “Kara Mustafa”, dedemiz “Kara Mustafa mı?” yoksa başka birimi bilmiyorum. Ama kim olursa olsun Babaannem bu ismi duyduğu için çok sevinmişti. Babaannem Babasının Maydos’a gittiğini anlatırdı savaşmak için. O zamanlar yaşlılar Eceabat tarafına Maydos derlerdi nedense. Bu deyim uzun sürede kullanıldı. Ailede özellikle  babaannem çok kullanırdı bu kelimeyi. Bazı iş yerlerinde çalışır iken işlerin bittiğini anlatmak için; “Çanakkale Maydos Burası da Paydos” diyerek esprili bir şekilde kullanırlardı bu kelimeyi. Maydos adı nereden gelir bilmem ama Eceabat’ın o günlerdeki adı böyle. Atatürk’ün 1915 yıllarında Çanakkale taraflarından yazmış olduğu bazı mektuplarında yazının altına adres olarak Miralay  Mustafa  Kemal /19’uncu Fırka Kumandanı /Maydos”  veya “Miralay Mustafa Kemal  Arı burnu Maydos diyerek adres yazdığını görüyoruz. Birde o zamanlar kullanıldığı gibi günümüzde de kullanılan bir ifade var: “Semadirek”  Bu kelimeyi genelde rüzgarın estiği yön olarak kullanırlar ve rüzgar bu taraftan estiğinde yağmur ve kar getirdiğini söylerdi büyükler ve bu da devamlı doğru olurdu. Bununda Semen Direk Adasından geldiğini öğrendim daha sonraları. Sağlığında babaannemi buralara götürmek nasip olmadı. Ben bir ufak çocuğum zaten ve daha sonra okumak için İstanbul’a okumaya gittikten sonra hemen mesleğe atılıp oralarda görevde kalarak dönemedik Çanakkale’ye. Uzun lafın kısası buralara götüremedik ziyaret için. Daha sonra hastalıklar ve en sonunda vefat edince olmadı, olamadı.

(Devam Edecek)

2006 kez okundu