YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
18 Ekim 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı”

Çanakkale’nin panayırı oldukça meşhurdur. Burada çeşitli alış veriş yerleri kurulur daha çok köylüler buraya gelerek kışlık ihtiyaçları olan eksikliklerini tamamlardı. Panayır Eylül ayında yapıldığından hasat bitmiş olur, köylü malını satmış ve parasını kazanmıştır. Buna oranın ağzıyla “harman sonu” denir. İşte bu panayırda ayakkabı kumaş v.s.ler satıldığı gibi birde insanların ilgisini çekecek olan faaliyetlerde sergilenirdi. Tatlıcılar, börekçiler hemen insanların önünde imalatlarını yapar ve satarlardı taze olarak. Benim hoşuma giden şeylerden biriside bir börekçi, eline aldığı bir miktar hamuru kafasının üzerinde havada çevirerek kap (bu günkü adıyla yufka) açardı neşeli gösteriler arasında. Panayıra gelenler buraya toplanarak bu kişinin hamur açma gösterisini zevk ile izledikleri gibi daha sonra evlerine döndüklerinde bu konu ile ilgili olarak konuşarak fikir yürütürlerdi. Gösteriyi seyretmemiş olanlar böyle bir şeyin imkansız olduğunu söyleyerek pek inanmazlar ama gene de olaya acaba diyerek bakarlar ondan sonrada fikir yürütürlerdi “hamırla üüle şey yapılmaz laylondur u.” Bu ifade hoşuma giderdi benimde. Bu laylon (naylon) kelimesi yeni olduğundan yerli yersiz bir çok yerde kullanılırdı ve bazen hiç alakası olmayan yerde kullanıldığında çok komik anlamlar ifade etmekteydi. Hatta bazı şarkılara bile konu olmuştu yakında laylon karılar çıkacak canlısına gerek kalmayacak” gibi sözleri olan şarkılar bile yapılmıştı. Vallahi tebrik etmek gerekir bu kişiyi, yaklaşık olarak kırk yıl evvelinden bu günleri görmüş ve doğruyu bilmişti. Şimdilerde bunun da laylonu var elbette. Hemde sudan ucuz. Ne başlık parası var, ne de düğün derdi.!!!

Köylüler Çanakkale’ye geldiklerinde lokantalarda veya muhallebicide masaya oturarak bir şeyler yemeği çok severlerdi. Yani birilerinin onlara hizmet etmeleri hoşlarına giderdi. Köye döndüklerinde bu tür bir yere oturarak kendilerine hizmet edilmesini gururla anlatırlardı. Lokantalarda yedikleri yemekleri kahvede övünerek anlatanları hatırlarım. Kurularak masaya oturması garsona “baksana oğlum” demeleri ve yemek sipariş etmelerini ballandırarak anlatırlardı. Ne yemiş oldukları o kadar önemli değildi, önemli olan oraya oturarak kendilerine hizmet ettirmeleri idi. Tezgahlardan alışveriş etmekte hoşlarına giderdi, genelde koyu renk güneş gözlüğü satın alırlardı. Birde bunların aynalı şeklinde olanları da vardı. Neyse köylü vatandaşlar bu tür gözlüklere özendiği için bir gözlük satın alır ve hemen gözüne takarak panayırın içerisinde dolaşmaya başlardı kasılarak. Yalnız gözlük camı üzerindeki fiyat etiketini çıkarmayı unuturlar veya akıl edemezler çok uzun sürede bu şekilde devam ederlerdi gözlük ile dolaşmalarına çünkü köylerine döndüklerinde bu gözlüğü kullanamayacaklarını biliyorlardı. Ayıp karşılanırdı nedense. Neden böyleydi bende bilmiyorum.

Sihirbazlar, medyumlar cambazlar, salıncaklar dönme dolaplar ve tabi ki mutlaka tüfek ve tabanca atışları her kes tarafından ilgi görürdü. Elbette bizimde çok hoşumuza giderdi bu curcuna. Ben bu tüfek atışlarında oldukça başarılı idim. Çadırın içine demirden yapılmış direkler vardı. Bunlar yaklaşık olarak on tane kadardı. Bu direklerin en üst noktasına küçük bir füzeye benzer bir parça takılırdı. Buna roket denirdi. Bu roketin üst noktasındaki bir kulakçığa tüfek ile ateş ettiğiniz zaman tüfeğin atmış olduğu saçmanın şiddeti ile roket yerinden kurtulur ve yere hızla düşerdi. Direğin en alt noktasında bulunan küçük bir çanakçığın içerisine konulmuş olan küçük bir kaşık patlayıcı bu roketin çarpması ile patlar ve duman çıkarırdı. Patlayan maddenin kokusu kükürt gibi kokardı. Ben bunların hepsini patlatırdım. Tezgahta bekleyen o zamana göre oldukça açık ve makyajlı etrafa ucuz parfüm kokusu saçan genç kızlar genelde genç erkeklere baygınca bakarak “Yok mu tüfek atan. Üç atış yirmi beş” diyerek müşteri toplarlardı. Aynı çadırın hemen yanında yine sözde makyajlı ucuz parfüm kokulu genç kızlar ve ellerindeki halkaları belirli bir ücret karşılığı vererek karşıda bulunan tezgah üzerindeki sigara paketlerine atılmasını isterlerdi. Elinizdeki halkaları bu paketlere atarak sigara paketinin bu halkanın içerisinde kalmasını sağlardınız ve eğer bunu başarabilirseniz o sigara paketi sizin olurdu. Aslına bakarsanız oldukça zor bir olaydı bu ama erkekler hem yabancı sigaraların, hem de buradaki kızların cazibesine kapılarak denerlerdi şanslarını. Bu arada Büyük Atatürk’ün bu şekilde halka atar iken çekilmiş olan bir fotoğrafı olduğunu biliyor muydunuz? İnanmayan var ise araştırsın bulsun. Oldukça güzel bir resim. Daha doğrusu bir filimde var. Ve anladığım kadarı ile resimde bu filimden alınmış. Neyse bazen polisler gelerek buradaki yabancı sigaralara el koymaya çalışırlardı. O zaman buranın sahibi hemen tezgahın üzerinde duran sigara paketlerinden birisini acele ile açarak içinin boş olduğunu gösterirdi. Yabancı sigarayı bulundurmak ve satmak o zamanlarda suçtu biliyorsunuz. Zaten kazanan olursa sigarayı tezgahın altından verirlerdi.

Panayırın vazgeçilmezlerinden biride geniş bir daire çizerek havada uçan sandalyeler vardı. Bunlara da binmek için insanlar sıraya geçerlerdi. Ben buna binemezdim. Yüksek olduğu için korkardım. İnsanların içeri girmek için sıra oldukları bir yerde o zamanın reklam ağzı ile sihirli aynaların bulunduğu yer idi. Buraya girdiğiniz zaman içeride yan yana sıralanmış bulunan yaklaşık olarak yirmi, yirmi beş taneye yakın etrafları çerçeveli büyük aynalar vardı bir metre eninde ikişer metre boyunda. Bu aynaların karşısına geçtiğinizde kendinizi çeşitli şekillerde görürdünüz. Aynalara imalat anında çeşitli şekillerde dalgalar verilerek yapılmasından dolayı, aynada kendinizi incecik ve uzun boylu, diğerinde üstünüz normal bacaklarınız ise kısacık veya kafanız uzaylı gibi çok uzun bir şekilde yani uzun lafın kısası çok komik şekilde görünürdünüz ve kapıdaki buranın görevlileri içeriye girenlerden bütün aynaları dolaşarak gülmeden dışarıya çıkacak olana bilmem ne kadar para verileceği bağırılarak anlatıyordu. İçeriye girenlerden gülmeden dışarıya çıkanı görmedim. İlk zamanlar bu tür aynaları ziyaret edenler oldukça çok iken, son zamanlarda bu aynalar panayıra gelmemeğe başladı. Halbuki oldukça neşeli bir şeydi. En son İzmir Fuarının lunaparkında görmüştüm bu aynaları. Ama hala durup durmadığını bilmiyorum. Panayırın diğer görevinden biriside genç erkekler ile kızların birbirlerini gördükleri yerlerdi. Bu genelde köylülere hitap eder birbirlerini beğenenler olursa daha sonra aileler devreye girerek izdivaç işlemleri başlardı. Burada birbirlerini beğenen genç kızlar ve erkekler karşıdan birbirlerine bakar daha cesur olanlar o kadar kalabalığın içerisinde karşılaşınca birbirlerine çaktırmadan küçük birer mektup verirlerdi. Gençler sevdikleri ile karşılaşmak için küçük tesadüfler yaratırlar, kalabalık arasında sevdiklerine çok azda olsa bir süre dokunduklarında dünyanın en mutlu insanı olurlardı. O zamanlar belki de bir yıla yakın süre ile hep etrafındaki insanlardan başkasını görmeyen köyde yaşayan vatandaşlar panayır ile birlikte bir çok insan görüp kıyafet veya diğer akla gelebilecek her konuda bilgi sahibi olurlardı. Kış içerisinde zorda kalıpta Harman Sonu ödemek kaydıyla aldıklarının karşılığını da bu zamanda öderlerdi. Dönme dolaplar yanında yüksekte dönen zincirli salıncaklar vardı. Yukarıdan aşağıya dört köşesinden zincir ile bağlı olan bir koltuk vardı herkes koltuklarını doldurduktan sonra bunlar dönmeye başlar ve süratle döndükleri zamanda yan tarafa doğru açılırdı merkez kuvvetinden dolayı. Bu zincirli salıncak denilen şeyler binmek gerçekten cesaret isteyen bir işti. Hem oldukça yüksek, hem de yana doğru açıldığından insanlar buraya bindiğinde çığlık çığlığa kalıyorlardı. Ben binmeye korkarım halada ama bir keresinde nasıl olduysa bindim ama gel de bana sor buda ilk ve son olmuştur. Neyse buraya binenlerin arasında köylü kızlarını hatırlıyorum rengarenk şalvarları olan. Zincirli salıncaklara binince çığlık çığlığa kalanlar arasında köylü kızları gerçekten eziyet çekmekte idi. Şehirli kızlar olarak tabir edilenler zincirli salıncaklarda avazları çıktığı kadar bağırmalarına rağmen köylü kızlarımız bağıramaz ama yüksekten ve süratten korktukları için yüzleri şekilden şekle girer gözlerini kapatmış bir vaziyette sanki nefes almıyorlarmış gibi kıpkırmızı bir hale gelirlerdi ve çoğunun gözlerinden yaş gelirdi bu heyecanın arasında. Kız ve kadınların seslerinin duyulmasının günah olduğu yolunda bir dini telkin ile büyüyen kızlarımız buna uymak için ellerinden geleni yaparlardı. Yazının diğer taraflarında aktardığım gibi köy eğlencelerinde kadınlar kızlar sesli olarak gülemez ve bunu saklamak için çeşitli şekillere girerlerdi demiştik zaten. Şimdi bu zincirli salıncaklardan bahsetmişken yıllar sonra duyduğum İstanbul Beykoz da meşhur Beykoz Çayırı denilen yerde bu zincirli salıncaklardan bulunurdu. Bunlar sabit olup yaz kış dururdu burada ve iyi havalarda kullanıma sunardı sahibi. Kış günlerinden birisinde Beykoz’da görev yapan iki adet gece bekçisi salıncakları görünce herhalde çocuklukları akıllarına geliyor ki, binmeye karar veriyorlar. Bekçilerden birisi zincirli salıncağın koltuğuna oturuyor ve diğeri de buna kumanda eden şalteri açarak koşup gidip bir koltuğa da o oturarak başlıyorlar dönmeye. Ohh!!! Her şey ne kadar güzel. Bir zaman sonra inmeleri gerekiyor ama nasıl durduracaklar onu bilen yok. Daha evvel düşünmemişlerde. Uzun bir süre havada bütün hızları ile dönen bizin ahbap çavuşlar mevsimin kış olması sebebiyle donacak hale geliyorlar. Zaten kısa bir zaman sonra bekçilerden birisi salıncağın koltuğundan kayarak aşağıya sarkıyor ve sadece koltuk altlarından salıncağın kıyısına  takılmış olarak kalıyor. Diğer bekçi olayın çok daha ciddi boyutlara varacağını düşünerek silahını çekip havaya ateş etmeye başlıyor belki bir duyan olurda gelir kurtarır diye. Nitekim etrafta yaşayanlar bu sık olarak duyulan silah seslerini polise bildirince devriye aracı bu tarafa gelerek kontrol etmeye başlıyor saat sabahın dördünde. Devriye aracını gören bekçi daha çok ateş etmeye başlıyor havaya doğru gelip kendilerini kurtarsınlar diye. Neyse polisler salıncakların şalterini kapatarak durduruyorlar bunları aşağıya alarak hastaneye götürüyorlar ama bekçilerden birisi zaten ölmüş. Bu arada yalnızca birisi kurtuluyor. Şimdi Çanakkale’deki anılardan çok uzun yıllar sonraya gittim ama zincirli salıncaktan bahseder iken aklıma gelince aktarıvereyim dedim. Bu olay bin dokuz yüz yetmişli yıllarda geçmişti yani benim bahsettiğim panayırdan yıllar sonra. Haydi biz tekrar eski günlere anlattığım zaman dönelim.

Her kesin hayatında çok önemi vardı panayırın. Bir gün sihirbazların gösteri yaptığı bir çadıra girdim. Gösteri anında bir yardımcıya ihtiyaçları olduğunu ama bununda seyircilerden olması gerektiğini söyleyerek bende ufak olduğumdan beni seçtiler. Ben sahneye çıkınca bana bir bardak su verdiler ve bundan az biraz içmemi söylediler. Ben söyleneni yaptım. “İçtiğin neydi?”diye sordular bende su olduğunu söyledim. Sihirbaz bardağa doğru bazı el hareketleri yaptıktan sonra “bak bakalım şimdi ne bu” diyerek bardağı ağzıma doğru uzattı ve yavaşça “Gazoz de” dedi. Bende “Gazoz” diye bağırdım. “Öyleyse hepsini iç” diyerek bardağı bitirtti bana. Ben gazoz niyetine bir bardak suyu tam bitirmiştim ki, içeriden birisi gelerek yüksek sesle “yahu burada bardak içerisinde ilaç vardı” deyince sihirbaz onu benim içtiğimi söyledi. O adam; “Yaaavvv! El alemin ilacını niye başkasına içiriyorsunuz. Ya zehirlenirse çocuk” deyince ben korktum. Sihirbaz ikimize doğru “merak etmeyin şimdi geri çıkartırız “diyerek ortada duran masanın üzerinden aldığı iri bir huniyi geniş tarafı karnıma gelecek şekilde çevirdikten sonra gömleğimi sıyırarak göbeğimi açığa çıkardı, huniyi dayadı ve kolumu tutarak aşağı yukarı sallamaya başladı. Bir tulumba gibi benim kolum sallandıkça huninin ucundan su akmaya başladı. Bunun sonucunda yarım bardak kadar su toplanmıştı. Daha sonra sihirbaz huniyi benim kasıklarıma şeyimin ucuna dayayarak tekrar aynı işlemi yapınca huniden akan su ile bardak doldu. Nasıl oldu bilmiyorum bardak tekrar su ile dolmuştu. Ama ben karnımda bulunan suyu hala hissetmekteydim. Benim için ilginç bir gündü. Yine böyle bir çadırlardan birisinde “canavar adam” diye bağırılarak içeriye seyirci toplanıyordu. Bende girdim. Gösteri başlayınca içeriye iriyarı bir adam girdi. Yüzü hakikaten korkunç görünüyordu. Biraz sonra ne olduğunu tam olarak anlayamadan bir anda bu adam asabi hareketler yapmaya başladı. Etrafındakileri etrafa sertçe atmaya başladı. Burada programı sunan adama saldırdı ve güreşir gibi hareketler yapmaya başladılar sertçe. Bir ara programı sunan adam bu canavarın elinden kurtularak içeriye doğru kaçtı ve elinde kocaman bir kılıç ile geldi. Kılıcı gören canavar adam biraz daha itinalı hareketler yaparak kenara çekildi ve orada bulunan perdenin arkasına doğru yürüdü. Arkasından elinde kılıç bulunan adamda bu perdenin arkasına geçince içeriden yine gürültüler ve bağrışmalar gelmeye başladı ve aynı zamanda yerlere sertçe düşen bir şeylerin sesleri gelmekteydi. Bir anda korkunç bir feryat sesi ile birlikte canavar adam perdenin arkasından hızla dışarıya çıktı. Ama karnında kocaman bir kılıç saplıydı ve kenarından kan sızıyordu. Bizler bunu görünce korktuk tabi. Neyse adam bağırarak etrafta biraz dolaştıktan sonra tekrar perdenin arkasına doğru yürüdü etrafındaki adamların yönlendirmesi ile. Ben bu olaydan oldukça çok korkmuştum. O gün bu çadırın yakınından bile geçemedim. Bu olayı bir türlü unutamadım korkudan, ama iki gün sonra aynı adamı yani canavar adam denilen kişiyi çarşıda kendisine kılıç saplayan adam ve yanında çocukları ile beraber alış veriş yaparlar iken görünce olayı anlamıştım ama, iki günlük korkuda yetmişti bana yani. Yine bu çadırlardan bir tanesinde “Fattal” denilen bir kız vardı ve Medyum! olduğu söyleniyordu. Bu yaklaşık olarak iki metre kadar yüksekliğinde dört adet direk etrafına gerilmiş perdelerden ibaret idi. Çadır içerisine seyirciler dolduğunda perdenin ön tarafı açıldığında bunun iki parça olduğunu görmekteyiz. Bu perdeler açılarak içeride herhangi bir şeyin olmadığı gösteriliyor daha sonra bu medyum kızın bizlere görünmesi için anlamsız sözler ile bir şeyler söylenerek medyumu davet ediyordu. Perde birkaç kez açılıp kapanarak kimsenin olmadığı gösterildikten sonra en sonunda medyum gelerek kendisini gösteriyordu müşterilere. Perdenin alt tarafı kapalı olmasına rağmen üst tarafında belden aşağısının olmadığı bir genç kız oturmaktaydı. Bu kız gerçekten alt tarafı olmayan birisi mi, yoksa sadece bir göz yanılması yani illüzyon mu idi bilemiyorum. Çadır sahibi bu kızın gelmiş geçmiş en büyük medyum olduğunu söyleyerek kızın oturduğu kısmın altında kalan perdenin eteklerini de açarak orada herhangi bir şeyin olmadığını seyircilere de kızın belden aşağısının olmadığını gösteriyordu. Perdelerin etrafında her hangi bir şey olmamasına rağmen medyumun gelmesi seyircileri çok heyecanlandırıyordu. Kızı kısık gözler ve kötü bir makyaj ile oturmakta bulan seyirciler heyecan içerisinde kalarak bunun nasıl olabileceğini tartışıyorlardı. Bu kızın medyum olduğu gelecekten haberler vereceği anlatılarak bedeli karşılığında geleceklerini okuyacağını haber veriyordu. İsteyenler ayrı bir ücret ödeyerek hemen sıraya geçip geleceklerini öğrenmek istiyorlardı ama medyum kız bu isteklilerin arasından bazılarını seçerek sadece onların geleceklerini söyleyebileceğini anlatıyordu. Bu olaydan sonra bu seçilmiş insanlar sıra ile kızın yanına giderek perdenin yanından onun kısık ses ile söylediklerini dinliyorlardı. Bazen bu müşterilerden bazıları medyum kızın anlattıkları karşısında; “Aaa! Bunu nasıl bildin,benden başka bilen yoktu”, veya “Yahu her şeyi de tam olarak anlattı” diyerek yüksek ses ile konuşuyorlardı. Bir defasında bende buraya giderek geleceğimi öğrenme teşebbüsünde bulunduğumda “Olmaz çocuklara bakılmaz” diyerek savuşturdular beni ve benim gibi meraklı bir çocuğu daha. Tabi ki bu kişilerin onların adamları olduğunu biz çok seneler sonra öğrendik ama yine de güzel günler idi.

Birde çadır tiyatrosu dediğimiz olay vardı. Hisseli Harikalar Çadırı diye lanse edilmeye çalışılırdı yüksek sesli hoparlörler ile. Ama burada sadece dansözler bulunur içeride sahne gibi yüksekçe bir yerde yarı çıplak olan dansöz kıyafetli genç kadınlar çalınan müzik eşliğinde kıvrak figürler ile bir o yana bir bu yana sallanarak oynarlar, bazen de oynarken sanki farkında değillermiş gibi göğüslerinin ucunu kısa sürede olsa gösterirler veya izleyicilerin ısrarlı “aç, aç” tezahüratlarına dayanamaz daha mahrem yerlerini hafifçe açarak seyreden delikanlıların akıllarını başlarından alırlardı. Buraya hafta sonları Askerler dolar, hafta içinde ise genelde köylüler ile birlikte Çanakkale’nin bekar erkekleri doldururdu. Bu günlerde televizyonlarda bunlardan daha fazlaları bol miktarda sergileniyor da bakan yok. Babam kapıda belediye görevlisi olarak bulunduğundan ben sıkça buralara girebiliyordum.

İlk zamanlar pek yoktu ama daha sonraları panayır yerinde kocaman bir Kale yapılarak üç tarafı ve üzeri balık ağı ile kaplanıyor ve ortaya kaleci üniforması giyen bir kişi oluyordu. Kale futbol nizamlarına uygundu ve yine futbol nizamına uygun bir mesafeden bir top ile şut çekilerek gol yapmaya uğraşılıyordu. Şut çekmek isteyen kişi parasını vererek üç adet şut çekme hakkı elde ediyordu. Eğer üç şutunu da gole çevirebilirse bir paket sigara alıyordu mükafat olarak. Bir kişi kalenin dışında “Üç penaltı bir paket sigara” diyerek müşteri topluyor, şut çekmek için gelen kişiden parayı aldıktan sonra kaleciye bağırıyordu “gelen bir” veya “iki” v.s gibi. Zaten kaleci eğer birinci şutu kurtarır ise diğer ikisini mutlak yiyordu. Bu konuda oldukça iddialı atışlar yapılmaktaydı. Gençler birde kendi aralarında iddiaya girerek heyecanı artırmaktaydılar. Çok popüler olmuştu ve şut çekme zamanlarında etraflarında oldukça seyirci toplanıyor ve tezahürat da yapıyorlardı tanıdık birisi olursa. Biz de bol miktarda  bunları seyrederek olaya eşlik ediyorduk aklımız sıra.

Burada bulunanlar bu günkü Çanakkale pazarından daha büyük bir kuruluş olur ve köylüler tarafından beklenirdi. İşte Lapseki Panayırı, Gelibolu Panayırı Bayramiç Panayırı v.s. gibi anlatılır tarihleri de bilinirdi. Malını alıp satan köylü buradan kışlıklarını veya düğünlük ihtiyaçlarını karşılardı. Çok kalabalık olurdu. Panayır yeri girişinde koca köprünün altına da yorgan yatak yapanlar ve satanlar yerleşirlerdi. Üst taraf (Tavanı) köprü tarafından kapalı olduğundan sadece yan tarafları kapatarak çalışma yerlerini kurmuş olurlardı. Köprünün oldukça yüksek olan ayaklarına, imal edilmiş olan rengarenk ve çeşitli desenlerdeki yatak, yorgan ve yastıklar asılıp yığılarak müşteri beklenirdi. Biraz yüksekçe olarak kurulmuş olan tezgah gibi yerlerde yatakların ve yorganların içine doldurulacak olan pamuklar ve yünler atılır, daha sonrada doldurulan yatak ve yorganlar gündüzleri herkesin önünde dikilirdi. Buranın sahipleri ve çalışanları geceleri de bu sergilerin üzerlerine kalın brandalar sererek tezgahların üzerine sıralanarak yatarlardı.  Düğün yapacak olanlar buraya gelerek ihtiyaçlarına uygun olan yatak yorgan ve yastıkları alırlar panayırın diğer bölümlerinden de çarşaf pike v.s gibi şeyleri tamamlarlardı. Bu yorgancıların olduğu bölüm her zaman herkesin ilgisini çekerdi. Burası zaman içerisinde bir çok talihsiz olaya da sahne olmuştu. Gece köprü üzerinden geçenlerin aşağıya dikkatsizce attığı bir sigara izmariti buralarda yangın çıkararak yorgancı esnafına oldukça fazla zarar veriyordu. Yalnız bu yangın olayını en az birkaç defa olarak hatırlıyorum. O gece yangından sonra ertesi gün buraya gittiğimizde hala için, için yanmakta olan yatak ve yorganların çıkardığı dumanları görmüştük. Evlerde, Kalede yatak yorgan satan esnafın bazı kişilere para vererek köprünün üzerinden aşağıya yanar sigara attırıp yangın çıkarttırdıkları konuşuldu bir süre. Ama bu hiçbir zaman ispatlanamadı.

Bir defasında da panayır zamanında gece meydana gelen çok kuvvetli bir fırtına ile karışık yağan yağmur, bütün bu malzemeleri ıslatarak satılamaz duruma getirmişti. Bu şekildeki hasarların ardından bir miktarı yanmış kirlenmiş veya ıslanmış yatak yorgan ve yastıkları çok ucuz fiyatlar ile satarak zararlarının bir bölümünü kurtarmaya çalışırlardı. Bu köprünün altı panayır süresince bir çok insanın barınma yeri olurdu. Kurban bayramlarında bu köprünün altına satılacak hayvanları kapatırlar, gece burada konaklamalarını sağlarlardı. Gündüz buradan satılacak kadarını alarak o zaman küçük köprü başındaki tfaiyenin yanında bulunan yere götürürler satım işleri de burada yapılırdı. Yan tarafa bir yer daha yaparlar, satılan hayvanlara evinde bakamayacak olanlar genelde apartman dairesinde oturanlar hayvanlarını satıcıların kontrolünde buraya bırakırlar, ara sıra uğrayarak çocukların bunları yemlemeleri veya sulanmaları sağlanırdı. Etrafları kapalı olduğundan bir yere kaçamazlardı ve geceleri bu satıcılar ilgilenirlerdi. Birde bayram sabahları yine bu sattıkları hayvanları sahibinin adına burada kesip parçalayarak teslim ederlerdi. İşte bu koca köprünün altının ne kadar kullanışlı olduğunu hep beraber görmüş olduk.

Daha sonraları Fuar adı altında Halk Bahçesi içerisinde bu tür bir faaliyete geçti. Çeşitli firmaların reyonları bulunmakla beraber çay bahçeleri içerisinde çeşitli halk oyunları sergilenir ve bunların en meşhuru da Kılıç Kalkan ekibi idi. O zamanlar şimdilerde düğün salonu olarak kullanılan yer daha yoktu sonradan yapıldı bu tür sanatsal faaliyetlerin yapılabilmesi amacıyla. Halka oyunları ekiplerinin O taraflara yakın bir yerde ufacık kafeslere kapatılmış canlarından bezmiş üç beş hayvan vardı. Normal zamanlarda pislikten buralara uğrayamazdınız işte bu fuar zamanlarında biraz bakım ve temizlikleri yapılırdı. TZDK’nın uygun bir şekilde koymuş olduğu Traktör geceleri olduğu yerde saatlerce döner dururdu dumanlar çıkartıp etrafı gürültüye boğarak. Bir de hangi firmaya ait olduğunu bilemiyorum havada asılı duran bir kocaman musluğun ucundan su akmaktaydı. Çok uzun süre üzerinde düşündükten sonra nasıl olduğunu çözmüştüm. İzcilerin kurmuş oldukları reyon güzeldi ve oldukça ilgi çekiciydi. Ağaç dallarından üretilen çeşitli kullanım malzemeleri sergileniyordu. Burada da kurulan çay bahçeleri veya bira salonları vardı. Burada oldukça ilgi çeken şeyler arasında fotoğraf stüdyoları vardı. İlgi çekici dememin sebebine gelince burası üç tarafı kapalı önü tamamen açık bir yer olup buraya yerleştirilmiş çeşitli panolar vardı. Üzerine ilgi çekici ve günün modası veya espriye uygun tam boy dediğimiz el ile yapılmış oldukça güzel resimler idi ve bunların kafaları olmasına rağmen yüzleri yoktu. Siz resimlerin arkasına geçerek yüzünüzü bu deliğe sokup resim çektiriyordunuz. Bu olay sizin için heyecanlı olduğu gibi fotoğraf çekilir iken sizi seyredenler içinde oldukça keyifli oluyordu. Burada bu tür yerlerin değişmez aksesuarı olan gelin ve daman resmi vardı. Bunun arkasına geçen genelde iki erkek arkadaş kafalarını bu deliğe sokarak çektirirlerdi hatıra resmini. Nedense gelin tarafına geçen kişi ekseriyetle oldukça şişman veya sakallı kişiler olurdu. Daha başka olarak o zamanlar çok meşhur olan Tarkan filminden esinlenilmiş bulunan Tarkan ve Kurt’un birlikte bir pozu vardı. Tarkan’ın arkasında kocaman bir ay ve bunun üzerine düşmüş Kurt silueti. Oldukça hoş bir poz idi o zamanlar için. Daha başka olarak bir kovboy resmi vardı elindeki silah ile oldukça hoş bir poz vermiş olan. Benim aklımda sadece bunlar kalmış hafızamı o kadar çok zorlamama rağmen ne gibi resimler vardı başka bir türlü hatırlayamıyorum. Demek en çok bunlar çekmiş dikkatimi her halde. Çarpışan arabaların geldiği de olurdu son zamanlarda. İnsanlar sinemalarda görerek imrendiği bu oldukça eğlenceli aletlere binebilmek için sıraya girmişti ama çocuklardan çok büyükler vardı sırada. Büyüklerden kastım gençler anlamındadır. Bunlar satın almış oldukları birkaç adet çarpışan araba biletini ceplerine koyarak bindikleri araçtan hiç inmeden ellerindeki bileti vererek sıralarını koruyorlardı ve beklemekte olan ufak çocuklar “bende isterim” diyerek bağırmalarına rağmen kimse aldırış etmiyordu. Daha fazla dayanamayan araçların sahibi olaya el koyarak gençleri indirerek çocukların binmesini sağlıyor ve onların gönlünü kazanıyordu. Çok güzel eğlencelerdi bunlar. Bir keresinde burada kurulan bir sihirbazlık çadırında bu işleri yapan kişinin ismini tam olarak hatırlayamıyorum ama sanırım Abra Kadabra diyorlardı. Bu çadır içerisinde çok güzel oyunlar gösterilmekteydi fakat en ilgi çeken kısmı bu kişinin çok iyi fal bakması idi. Çünkü bu şekilde anonslar yapılarak müşteri çekiliyordu. Hatta fuar zamanı geçmesine rağmen bu çadır burada çok uzun süre kalmıştı. Bir defasında gişede toplanan paranın içeriye taşınmasına şahit oldum. İnanır mısınız kocaman bir Kova’nın (Çanakkale halkı buna Bakır der ama aslında galvanizden yapılmıştır) “ağzı açık bir şekilde gişeden içeriye götürülmesi esnasında etrafa düşen paraları arkadan gelen kişi toplayarak gidiyor ve biraz bastır şunları yahu dökülüyor” dediğinde diğeri “ne yapayım. İyice bastırdım ama bunlar düşüyor” diyordu. Bunda kesinlikle hiçbir abartma veya şüphe yok. Çünkü bu olayı ben kendi gözümle görerek kulağımla işittim. Nasıl fal baktığını bilmiyorum ama evlerde konuşuluyor ve “işte bilmem kimin falına bakıp her şeyi olduğu gibi söylemiş her şeyi biliyormuş, yarın bizde gidelim” gibi konuşmalar oluyordu. Yani evlerde yeterince reklamı yapılmaktaydı. Bu fuarın içerisinde sıra halinde bulunan bijuteri dükkanlarında bayanlar için bilezik küpe toka makyaj malzemesi gibi şeyler satılmakta ve bunların başı daima kalabalık olmaktaydı. Biraz daha ileride şimdi kimin reyonu olduğunu bilmiyorum bahçe gibi bir yere girer iken hemen başınızın üzerindeki bir ince borudan üzerinize kokulu kolonya sıkılmaktaydı. Bunun yanında devamlı film oynatılan bir yer vardı. Burada daha çok öğretici filmler gösterilirdi. Bu fuar ilk günler çok ilgi çekmesine rağmen sonraları aynı ilgiyi göremedi. Hiçbir değişiklik yapılmadan aynı şeyi yıllarca insanların önüne sürüp durdular. İlginç bir şeyler olmayınca da talep azaldı. Şimdilerde hala yapılıp yapılmadığını bilemiyorum. Yukarıda anlatılan etkinlikler yıllar boyunca hiç değişmeden aynı şekilde kaldı. Bu kadar basit şeyleri yıllarca hiç değiştirmeden insanların önüne sürdüler durdular. Hiçbir yenilik hiçbir kültür etkinliği yapılmadı bundan dolayı insanları küstürdüler. Benim anlatmaya çalıştığım anılarım 1955 ile 1969 yılları arasını kapsamaktadır.

Ondan sonra buradan ayrılmak zorunda kaldığımdan gelişen hatıralar sadece beni ilgilendirdiği için buraya almak lüzumunu görmüyorum. Dönelim o günlere tekrar. Yine panayır yerinden bahseder iken niyetçilerden bahsetmemek olmaz. Bu küçük bir kutu içerisinde bulunan bir tavşan veya bir güvercin idi. Niyetçiye parayı verdiğinizde kutunun altında bulunan bir tabla çekilerek ortaya çıkarılır ve daha sonrada tavşan veya güvercinin buraya uzanabilmesi için önde bulunan sıralı çubuklardan birisi yukarıya doğru çekilerek hayvanın başını rahatça uzatmasına imkan tanınırdı. Tablanın üzerinde bulunan küçük yarıklara konulmuş olunan katlanmış kağıtlardan birisi çeken hayvan arasına gizlenmiş olunan buğday veya mısır tanesini alarak kağıdı düşürürdü tablanın üzerine. İşte bu düşen kağıt büyük bir heyecan ile alınarak okunurdu. Genelde birbirine uygun kelimeler ile yazılmış bulunan bir dörtlükte:

“Hoş geldin bize,

Sefa geldin bize

Bu arada acele et,

Sevdiğin gelecek size” gibi bir niyet okunur ve ileriye dönük kısa bir plan yapılarak bundan mutlu olunurdu. Yukarıdaki dörtlüğü tamamıyla ben uydurdum. O zamanki niyetlerde gerçekten çok güzel yazılmış olanlar vardı. İnsanları etkileyen ve mutlu kılan. Bu eski panayır ve yeni Pazar yerine girer iken sol tarafta yüksekçe bir duvar vardır ve bu duvarın üzeride oldukça geniştir. Çay boyunca uzun mesafelere kadar uzanır ve Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı söylenir. İstanbul kuşatmasında Çanakkale’ye kaleyi yaptırdığını ve bunu yaptırır iken  burada çalışan insanların ibadeti için hemen kalenin arkasında kalan Büyük Camiyi de yaptırdığını biliyoruz. O zamanlar dengesiz akan Sarıçayın suyunun inşaatların yapıldığı taraflara zarar vermemesi için bu yüksek ve kalın duvarı yaptırmış.

Neyse biz gelelim kendi hatıralarımıza Çanakkale’de hemen herkesin tanıdıkları tipler vardır ve işte bunlardan biriside Büyük Amcam Meşhur Deli Sabri. Hastanenin arka taraflarında kendisine ait bir tamirhanesi olan amcam o zamanlarda oldukça sıkı bir motosiklet tutkunu idi. Altında da o zamanların en meşhur parçalarından Harley Davidson motosiklet vardı. Her yere bununla gider gelirdi. İşte az evvel anlattığımız duvarın üzerine daha arkalarda kalan İngiliz Mezarlığı yanından çıkarak bu duvar üzerinde Harley motoru ile yeterince hızlanarak tam panayır yerinin girişindeki duvarın son ucundan aşağıya atlayarak devam edermiş yoluna itfaiyeye doğru. Yine bir konu bir gün tamir ettiği bir Skoda marka eski bir arabayı denemek için Kepez’e doğru yola çıkar. Yolda Trafik Polisi aracı ile karşılaşınca yarışmaya başlar ve bu sıkıştırma arasında Skoda’nın motoru patlar. Sabri Amcam hemen Çanakkale’ye dönerek meşhur Harley Davidson motosikletine atlar arkasına da çıraklardan birisini alarak Skoda arabanın motor patlatarak kaldığı yere gelir. Çırak, aracın direksiyonuna geçer amcam da Harley Davidson motosikletin arkasına bağlayıp çekerek Çanakkale’ye getirir arızalı arabayı. Şehre girdikten sonra bu olayı görenler hem yol kenarına sıralanarak tezahürat yapıyorlar amcama, hem de katıla, katıla gülüyorlar. Herhalde motosiklet ile kamyonet çekildiğini ilk defa görmüşlerdir ve dünyada da ilktir herhalde.

Biz gene dönelim panayır yerine. Bizim bu panayırımızın birde meşhur siması vardı. Herkesin tanıdığı aklı biraz kıt olmasına rağmen zararsız ve bir o kadar da sevimli bir tip olan On Para Aamet (Ahmet). Tanımayan yoktur. İnce ve uzun boylu birisi olan bu kişi kendisine verilmiş olan ve her zaman kendisine kısa gelen bir pantolon ve üzerinde bir gömlek ile daima koyu renk fakat paralanmış bir ceket. Pantolon kısa olmasına rağmen beline bol gelen pantolonunu bir urgan parçası ile beline sıkıca bağlamasına rağmen sol el devamlı olarak ceket cebinde olur ve bu cebindeki eli ile, cep ile beraber pantolonunu tutardı belinden. Omuzlar yukarıya kalkık, baş omuzlar içerisine çekilmiş olarak sessizce, genel olarak (hamile) kadınlara arkadan yaklaşarak fazla yüksek olmayan bir ses ile önce bir “Öhhö!..” der, daha sonra kadınlar dönüp baktığında da “Oğlun olsun Abla, Oğlun olsun” diyerek boşta olan sağ elini uzatır ve “On para ver Abla, On para ver” derdi. Kullandığı kelimeleri daima ikişer defa söylerdi. Kadınlarda bu zararsız kişiden korkmazlar çıkarıp bir miktar para verirlerdi. Hatta On Para Aamet'i gören kadınlar yanlarına gelmesini beklemez çocuklarının eline para vererek gidip vermelerini isterlerdi. Bazen de erkekler bu zararsız kişiyi kızdırırlardı o zamanda On para Ahmet cebindeki bütün paraları onların üzerine atarak “Dokunmayın bana yaaa! Dokunmayın bana yaaa!” diye bağırırdı. Etraftakiler bir miktar güldükten sonra yerlere atılan paraları toplar üzerine bir miktar daha para ekleyerek kendisine verirlerdi. Zarasızdı. Kendisi aslen Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinden idi. Daha sonraları feci bir şekilde öldüğü haberi çıktı. Yağmurlu bir kış gecesinde Ayvacık’ta yine omuzlarını kaldırmış başını bunun içerisine çekmiş olarak yürürken inşaat yapmak amacıyla kireç söndürülmüş derin bir kireç kuyusunu fark edememiş ve buraya düşerek ölmüştü. Allah rahmet eylesin.

(Devam Edecek)

21.588 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (38) ”1960’lı Yıllarda Hamidiye Tabyaları” 20 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (37) ”1960’lı Yıllarda Çarşı Caddesi ve Sahildeki Esnaflar” 13 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (36) ”1960’lı Yıllarda Çamburnu’nda Balık Tutma Maceram” 06 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (35) “Eskiden Hamidiye Tabyalarının Ön Kısmında Denizden Barut Çıkarırdık” 29 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (34) “1960’lı Yıllarda Denizcilik ve Kabotaj Bayramları Çok Renkli Olurdu” 22 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (33) ”Çanakkale Boğazı’nda 1966 Yılı Kasım Ayı Başında Batan Arabalı Vapuru” 15 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (32) “Yıllar Önce İmece Usulü İle Salça ve Erişte Yapma Maceralarım” 08 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (31) ”1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Yaşadığım Depremler” 01 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020