YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
22 Kasım 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (34) “1960’lı Yıllarda Denizcilik ve Kabotaj Bayramları Çok Renkli Olurdu”

1960’lı yılların sonlarında Çanakkale’de yapılan okullar arası futbol karşılaşmaları çok iddialı ve çekişmeli olurdu. Bizim okulumuz bir tarihte oldukça ünlüydü bu karşılaşmalarda. Hele bir kalecimiz vardı ki sanki panter. Ama lakabı buna oldukça ters düşmesine rağmen okulumuzun gururu idi. Adı Hamsi Hüseyin idi. Çanakkale’de meşhur Laz’ın fırınının oğlu. Hüseyin Şen. Öyle hızlı bir kaleci ki, topun kaleye girmesi imkansız. En sert ve hızlı şutları çok rahat bir şekilde yakalayıp gol olmasına imkan tanımamaktaydı. Biz o zaman orta kısımda okumakta iken Hamsi Hüseyin Lise kısmında okumakta idi. Hiçbir okul takımı bizim okulumuzu yenemiyordu. Okul takımları arasında en büyük rakibimiz Lise takımıydı. Bizim okul takımını yenmek için ellerinden geleni yapmalarına rağmen o sezon bunu kesinlikle başaramıyorlardı. O zaman okul öğrencileri arasında çok konuşulup anlatılan bir söylenti vardı. Ama doğruluğu hiçbir zaman asla ispatlanamadı. Artık gerçek miydi, yoksa sadece bizim erkek öğrencilerin arasında öyle olması gerekir diye uydurulan bir söylentimiydi bilemiyorum. Bu söylentiyi aktaralım bakalım ne kadar inandırıcı olacak. Futbol sezonu başlamış okullar arasındaki maçlar kıran kırana geçmekte iken artık olaylar son maça kalmıştı. Eğer biz yenilir isek Lise sezon şampiyonluğunu alacaktı. İşte böyle bir maç öncesi sözde Lise öğrencilerinden bir kız gelerek Hamsi Hüseyin’e bu maçta yediğin her gol için seninle bir gece geçireceğim” diyerek o zamandaki genç bir erkeğe oldukça iddialı bir rüşvet teklifinde bulunmuş ama bizim okulun kahramanı Hamsi Hüseyin bu teklifi kabul etmeyerek çıktığı maçta harikalar yaratmıştı. Bu son maçı bende seyrettim. Okul tarafından bu maça gitmemiz için yönlendirilmiş bizde elimizde okul renklerini taşıyan flamalar, davullar trampetler ve borular ile stadyuma giderek bu maçı izlemiştik büyük heyecan içerisinde. Tezahüratlar, bağırmalar, davul çalmalar arasında boru öttürmeler arasında okul takımını coşturarak kazanmıştık maçı. İşte bu iddialı rüşvet teklifi olayı da bu maçtan sonra anlatılmıştı bizden daha büyük olanlar tarafından. Bu maç esnasında Hamsi Hüseyin’in atılan şutlardan birisini kurtarışı vardı ki, bütün stadyumu ayağa kaldırmıştı “GOL” diye. Biz çok yakından ve çok sert olarak atılan bu şuta gol diye üzüntü ile bakar iken rakip takım ise sevinçle bağırmışlar idi. Ama panter kalecimiz Hamsi Hüseyin bu çok sert topu o kadar seri bir refleks ile yakalamıştı ki, herkes donup kaldı bir süre. Yine yanlış hatırlamıyor isem bu hareketten sonra hafif yollu sakatlanan kalecimiz, takım teknik direktörü beden öğretmenimiz tarafından dışarıya çıkması önerilmesine rağmen kabul etmeyerek devam etmişti bu iddialı maça. Bu arada maçı aldığımızı söylememe gerek yok sanırım. Buraya kadar anlatılanlar içerisinde aktarılan rüşvet teklifinin haricinde hepsi doğru. Diğer kısım ise şüpheli. Benden aktarması.

Bu günlerde bir Türk denizcisinin küçük bir tekne ile dünya turu yaptığını ve bu turu bitirerek Türkiye’ye döndüğünü ve bilmem ne gün burada olacağını basın yolu ile takip etmiştim. Zaten basından yazıldığı sürece takip etmişti. Tekneye bir kedi aldıklarını ve adının Miço olduğunu daha sonra eşinin kanser teşhisi ile geziyi bırakarak ameliyat için döndüğünü daha sonra bu hastalıktan kurtulduğunu biliyordum. İşte bu teknenin Çanakkale’ye uğrayıp karaya çıkacaklarını öğrenmişti. 10 Haziran 1968 tarihiydi. Saatini beklemeden gittim ve kendime uygun bir yer bularak izlemeye başladım. Tekne uzaktan göründü Gemiler korna çalarak selamladılar denizin üzeri tekneler ile dolmuş büyük bir coşku içerisinde karşılıyorlardı. Daha sonra Kısmet isimli tekne iskeleye yanaşarak bağlandı ve Sadun / Oda BORA çifti karaya çıktılar. Herkes görebilmek için çırpınırken etrafında yakın olanlarda dokunabilmek için uğraşıyorlardı. Ellerinde fotoğraf makinesi olanlarda seslenerek kendilerine bakar iken bir poz resim alma çabası içerisinde “Sadun bey, Sadun Bey Abi ,Sadun Bey Abi” diyerek sesleniyorlardı. Daha sonra bu sesleniş türü arkadaşlar ile aramızda bir süre kullanıldı durdu. 2001 yıllarında televizyonda Sadun/Oda BORA’nın dünya turunu tamamlayıp Türkiye’ye dönüşleri anlatılıyordu. Bu olayın Çanakkale ile ilgili kısmı anlatılır iken elbette ki o zaman çekilen filmde gösterildi. İşte bu belgeseli izler iken ta o çocukluğuma gittim ve anılarımdan hiçbir şeyin eksilmemiş olduğunu anladım. Filmi izler iken tekrar o günü yaşadım film hızlı bir şekilde geçti ama yavaşlatılmış bir çekimde gösterilse idi kendimi orada bulabilirim inanın. Mademki iskele meydanına geldik o zaman burada yapılmakta olan 1 Temmuz Denizcilik Bayramını anlatmadan geçmeyelim. Temmuz demek yazın gelmesi demekti bizler için. Her ne kadar biz çocuklar Nisan ayının ortalarından itibaren denize girmeye başlasak bile ailemiz bize Karpuz kabuğu denize düşmeden denize girilmez diye tembihlerdi sıkı sıkıya ve bizlerde peki derdik ama neler yapardık neler. Bu arada anlatmak istediğim konu daha başka benim. İskele meydanında yapılan bu Denizcilik Bayramının kutlanması ile ilgili anlatmak istiyorum. O gün geldiğinde herkesler toplanarak erkenden gelirlerdi iskele meydanına önlerden bir kaparak bayramı en iyi şekilde seyretmek için. O zamanlar insanlar bu tür etkinliklere daha fazla ilgi göstermekteydiler. Şimdilerde bu tür etkinliklere o günlerdeki gibi yüksek oranda katılım olduğunu zannetmiyorum. Neyse. Herkes tören yerinde toplanıp saati ve daha doğrusu büyükler gelince başlardı bayram can sıkıcı konuşmalar arasında. Yeterince anlaşılmayan kelimelerin kullanıldığı ve elektronik aletinde bu sesi boğduğu ve daha bir can sıkıcı olmasına rağmen bekleyen insanlar öfleyip pöfleyerek bir an önce bitmesini beklerlerdi bu eziyetin. Dedik ya insanlar Temmuz sıcağı altında bu serinlik verici etkinliği seyretmek için toplanmışlardı buraya ama bazı şanslı kişilerde vardı elbette. Kendilerinin veya bir yakınlarının teknesi ile buraya bayramı seyretmeye gelenler denizin üzerindeki tatlı serinliği hissederek izlemeye çalışırlardı. Elbette onlarda bir ana önce bitmesini beklerdi bu etkinliğin. Çünkü her zaman olduğu gibi merasim sonucu tekne ile Havuzlar denilen yere giderek, hem piknik yapacaklar, hem de denize girerek yani yüzerek serinleyeceklerdi. Neyse biz gene dönelim anlatmaya. Sıkıcı konuşmaların bitmesinin ardından çeşitli etkinlikler başlardı. Bunlardan bazıları şöyleydi. Elbette günün önemine binaen yüzme yarışları mutlaka olacaktır. Sanki bir olimpik yarışma havasında ve ciddiyetinde yapılan bu yarışmalar yüzme, kelebek sırtüstü ve elbette ki kurbağalama olarak yapılırdı. Seyredenler kendilerinin tanıdığı olanlara bağırarak gayret vermeye çalışırlardı “Hadde goş, goş ülen” (nereye koşacak ise suyun içinde) v.s gibi kelimeler ile. Daha evvel başlamış olan Boğaz Maratonu adı altında yapılan yüzme yarışı ile devam ederdi. Bu arada ve sonucunda iskelede biterdi bu yarış. Bazen havanın aşırı rüzgarlı olmasından dolayı iptal edildiği de olurdu. Yapılan yarışların ardından dalma yarışmaları yapılırdı. Bir görevli eline aldığı bir sıra porselen tabakları denize atarak yarışmacıların bunları çıkarması istenirdi ve bu yarışmaya katılan gençler büyük bir heyecan ile iskeleden suya atlayarak dalıp bu tabakları çıkartarak gururla sallarlardı etrafa. Ben o zamanlar küçük olduğumdan bu etkinliklere katılmadım ama söz aramızda yıllar sonra Çanakkale de kendi teknem ile bu etkinliğin yapıldığı yere gelerek aynı yerde denize atlayarak dibe kadar erişip bir miktar kum çıkartarak kendimce bu etkinliğe katılmış oldum. Neyse tabak çıkarma işlemi bitince her zaman oldukça neşe ve heyecan veren Ördek Yakalama Yarışı başlardı. Yine iskele üzerinde bulunan bir görevli eline aldığı bir canlı ördeği denize doğru atarak başlatırdı yarışmayı. Zaten saatlerdir sıcak altında ayakları bağlı olarak duran zavallı hayvan birden ne olduğunu anlayamadan kendini bir anda serbest bir şekilde havada bulunca  kah korkudan, kah serbest kalmanın tatlı hazzından dolayı havada uçarak düşerdi suya. Bu suya inme olayı ya kanatlarını tembelliğinden yada saatlerdir bağlı kalmanın etkisi ile olurdu. Ama ne olursa olsun zavallı hayvan suya indiğinde mutlaka suyun verdiği tatlı serinlik ve özgürlük duygusu ile salına salına yüzmeye başlardı etrafına hava atarak. Ama bu özgürlük çok fazla sürmez bir anda dört bir taraftan üzerine çılgınca kulaç atarak gelenleri görünce ne yapacağını şaşırır, etrafında şöyle bir döndükten sonra kanatlanıp uçmaya çalışır ama bunda başarılı olamazdı çoğu zaman. Çünkü etrafındaki yüzücüler oldukça tecrübeli olduklarından hayvanın yanına yaklaştıklarında suya dalarak ördeğin bacaklarını alttan gelen bir hareket ile yakalayarak işleme son verirlerdi. Neyse bu arada her zaman ördekler kaybedecek değil ya, hemen aklıma geliveren bir olayda şuydu. Yine böyle bir zamanda yarışma amacıyla havaya atılan ördek ya eskiden gelen alışkanlığı ile yada korkunun etkisi ile iyice havalanarak çay ağzı denilen tarafa doğru hızla uçarak gitti. Şimdi Nusrat Gemisin olduğu kısımda suya konmaya çalışır iken hemen arkasından takip etmeye çalışan ve kendine yaklaşan tekneleri fark edince tekrar havalanarak boğazın çıkışına doğru uçarak kayboldu gitti gözden. Sanırım bu çay ağzı taraflarında uygun hava akımını yakalayınca uçması daha bir kolaylaşmış olmalı ki, belirli bir yüksekliği takip ederek kayboldu gitti. Elbette bu günün en başarılısı bu kahraman ördek olmuştu. Bu olayı çeşitli şaşkınlık ve hayranlık nidaları ile seyreden insanlar arasında hemen olaya başka tür bir yaklaşım sergilemeye başlamışlardı. Sözde herhangi bir evcil hayvan bu tür bir havalanma ile uçup gider ise bir daha asla insanların olduğu yere dönmez eski vahşi hayatına dönermiş. Yani o günün tabiri ile yaban ördeği olurmuş.!!! Ne kadar doğru bilemem ama herhalde araştırmaya değer bir konu olmalı!!!

Biz gene kaldığımız yerden anlatmaya devam edelim bu  1 Temmuz etkinliğini. Nerede kalmıştık. Bu sırada bayramın başlangıcından beri iskelenin dış tarafında heybetli bir şekilde duran uzun direk üzerinde yapılacak olan yarışma beklenirdi sabırsızca. Bir görevli apış arasına aldığı bir kutu gres yağı ile oturarak bu direğin ucuna kadar giderek eline aldığı gres yağını direk üzerine sürerek gelirdi geriye doğru. Neden bilemem ama bu direk iskelenin dış tarafında olurdu. Şimdilerde feribotun bulunduğu yer bu anlatmak istediğim şey. Yağlama işlemi bittikten sonra yarışmacılar sıra ile bu yağlı direğin üzeride yürümeye çalışarak direğin en ucuna dikilmiş olan küçük bir bayrağı almaya çalışırlardı. İlk adımlarda oldukça başarılı olan yarışmacılar birkaç adım sonra dengelerini kaybederek düşerlerdi suya kendilerini direğe çarparak. Seyirciler bu yarışmacılara büyük bir tezahürat ile karşılık vererek. Düşenlerden bazıları iki bacağı açık olarak direk üzerine düştüklerinde sanki yarışmacının acısını paylaşmak ister gibi “Üüüüfffffffffffff. Aaaooovvvvvvvvvvvvv” gibi sesler çıkartarak yarı alaycı bir sesler ile katılırlardı bu düşme işlemine. Yarışmanın sonunda birisi gayret göstererek direk ucundaki bayrağa erişir ve onu yakalayarak düşerdi denize. Bu bayrağın alınması bayramında bitmesi demekti. Bayrağı alan kişiye Valilik armalı bir şilt verilirdi ve ilgili kişinin elinden bu şilti alan yarışmacı gururla havaya kaldırırdı bunu sanki olimpiyat şampiyonu olmuş gibi. Dedik ya bu gösteri bayramın bittiğinin de bir işareti idi ve bundan sonra herkes buradan ayrılarak giderlerdi evlerine. Eğer hafta içi ise erkeklerden pek fazla bulunan olmazdı ama hafta sonu ise daha bir kalabalık olurdu. Ardından teknelerinden seyredenler yönlerini karşıya çevirerek Havuzlar denilen yere giderlerdi demiştik. Orada piknik havasında hem eğlenirler hem de denize girerek tatlı bir gün geçirmiş olurlardı. Elbette kadınlarda denize girerlerdi buralarda elbiseleri ile yüzerek. Daha doğrusu yüzmeye çalışarak. Eski günler ile ilgili belgeselleri seyreder iken Avrupa ve Amerika’da da bu tür yüzme eğlencelerin yapıldığını görüyoruz. Aynen bizde olduğu gibi yağlı direk yarışması dahil. Şimdilerde Çanakkale’de aynı faaliyetin yapıldığını veya yapılmadığını bilmiyorum ama Avrupa veya Amerika’da bu tür eğlencelerin kalktığı muhakkak. Onlar artık bu tür günleri daha başka şekillerde değerlendiriyorlar. Darısı başımıza.

Biz bunu anlattıktan sonra gene İskele meydanından anlatmaya başlayalım anılarımızı. İskele meydanında çok hoşuma giden bir şey de (Çan Saati) idi. Saat kulesi olarak buraya o zamanlar çan saati derlerdi. Etrafında dolaşarak “bu kadar kocaman bir saati acaba nasıl kuruyorlar?” diyerek merak ederdim. Saat başı olduğunda büyük Çan’a vurarak saatin kaç olduğunu bildirirdi. Bu saatin çanının sesi bizim mahalleden rahatça duyulabilirdi. Özellikle gece uykuları kaçanlar sabaha kadar saat başı çanının sesini dinledim diyerek anlatırlardı. Saatin ön yüzünde bulunan bir çeşme vasıtası ile buralarda bulunduğumuzda susuzluğumuzu dindirirdik. Hemen yan tarafında bulunan Sümerbank mağazası ise o zamanlar Çanakkale için oldukça önemli bir yer tutmaktaydı. Hazır elbiseler olmadığından her şey kumaş alıp diktirilerek yapılmaktaydı. Kumaş almak amacıyla buraya girdiğinizde kesif bir naftalin kokusu kaplardı her yanınızı. Tezgâhlarda bekleyenlere isteklerinizi söylersiniz, oda kocaman kumaş rulolarını çıkartır açar eğer beğenir iseniz ufak bir makas vasıtası ile bunu keserek sarar ve teslim ederdi size. Tabi ben o zaman çok ufak olduğumdan sadece bu olayları izlerdim karşıdan.

Daha evvelde anlattığım gibi iskeleye çok sık olarak balık tutmaya giderdim. Yine böyle günlerden birinde iskelenin üzerinde kağıt bir 10 lira buldum. İskeleyi bilirsiniz ileriye gittikten sonra doksan derecelik bir açı ile sol tarafa dönerek gider. İşte tam oraya geldiğinizde iskelenin iç tarafına doğru baktığınızda tam köşede lamba direğinin altında bir çukur yer vardır. Burada iskelede bağlı olan teknelere su vermek için gerekli olan boruların ucundaki vanalar vardı ve bu çukur kalan yer pek fazla rüzgar tutmazdı. İşte bu on lirayı tam o çukur yerin içerisinde buldum. Ne yapalım benim kısmetimmiş. Bu o zamanlar çok büyük bir para idi. Hatta yanımdaki arkadaşlardan birisi parayı elimden almak için beni kovaladı ama yakalaması imkansızdı. Yetişemedi. Daha sonra eve gider iken Meşhur Kitapçı Hafız Cahit’e uğrayarak her zaman vitrinde duran ve imrenerek baktığım bir dolma kalemi aldım. O zaman tam iki buçuk Lira verdim. Çok güzel bir dolma kalem idi. Uzun zaman kullandım. Hala kalemleri çok severim.

(Devam Edecek)

14.148 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (38) ”1960’lı Yıllarda Hamidiye Tabyaları” 20 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (37) ”1960’lı Yıllarda Çarşı Caddesi ve Sahildeki Esnaflar” 13 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (36) ”1960’lı Yıllarda Çamburnu’nda Balık Tutma Maceram” 06 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (35) “Eskiden Hamidiye Tabyalarının Ön Kısmında Denizden Barut Çıkarırdık” 29 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (33) ”Çanakkale Boğazı’nda 1966 Yılı Kasım Ayı Başında Batan Arabalı Vapuru” 15 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (32) “Yıllar Önce İmece Usulü İle Salça ve Erişte Yapma Maceralarım” 08 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (31) ”1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Yaşadığım Depremler” 01 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020