YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
25 Ekim 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak”

Çanakkale ile ilgili 1960’lı yıllardaki anılarımı anlatırken Ayvacık’da da birikmiş hatıralarımız var onlardan da bahsedelim. Ali eniştem burada sinema işletiyordu. Birde tekel bayii dükkanları vardı ve bunun hemen yanındaki bir imalathanede gazoz yapıyorlardı. Bende buraya gittiğimde elimden geldiğince yardım ediyordum. Akşamları gişede bilet satıyor, film başlayacağına yakın yukarıya makine dairesine çıkıyordum. Ali eniştem filmi başlattıktan sonra makine dairesini bana bırakıyor, bende filimin oynaması için gerekli ışıkları sağlayan kömürlerin belirli bir mesafede durmasını sağlıyordum. Birde beş dakika ara (Antrakt) olduğunda hazırlamış olduğum plağı pikaba yerleştirerek şarkı çalıyordum. Bu esnada biten film makarasını çıkarıp yerine yenisini takıyordum. Genellikle bu esnada eniştem geliyordu ve o hazırlıyordu ikinci makarayı. Gündüzleri akşama oynayacak olan film makaralarını tek açıp kontrol ederek büyük makaraya sarıyor bu arada kenarları bozuk olan film var ise bunu düzeltiyorduk. Bu işlemde çok hoşuma giderdi. Kopan filmleri bir makas yardımı ile uygun yerinden keser yalayarak filimin ön yüzünü bulur, burayı jilet ile kazıyarak temizler bunun üzerine aseton sürerek yapıştırırdık. Filmi yaladığımız zaman ön yüzü hafif şekerli bir tat da olurdu. Burada ayrı bir sinema salonu daha vardı. O zamanların meşhur filmlerinden birisi Battal Gazi filmi idi yanılmıyor isem ki bu tür kahramanlık filmleri çok fazla iş yapmaktaydı. Afişler asılmış gerekli yayın yapılarak akşama sinema salonuna müşteri çekilmeye çalışılıyordu. İkindi vaktinden biraz sonra bir de baktık ki, karşı sinema sahibi de aynı filmi bularak yayına koymuş oynatmaya hazırlanıyordu. Rekabet çok fazla idi o zamanlar. Hava kararıpda müşterilerin geleceklerine yakın eniştemin sineması bir karşı atağa geçerek reklamı yapıştırdı: “İçeriye giren herkese bir adet soğuk gazoz bedava” Reklam tuttu. İçerisi hınca hınç dolu idi. Bu anlattıklarım yazlık sinemada idi. O zamanlar sinema insanların her şeyi idi. Sıcak yaz akşamlarında bir iki saat de olsa serinlemenin ve hoşça vakit geçirmenin en güzel yolu idi. Hem de bazen rekabet amacıyla soğuk bir de gazoz veriyorlardı ne büyük keyif. Yine sizlere ilginç gelecek bir olay tekel bayiinde bulunan bir buzdolabının altında kocaman bir depo vardı. Belirli zamanlarda bunu çıkartarak içerisine gaz yağı koyardık. Ondan sonra deponun üzerindeki bir küçük ocağı yakarak buz dolabının altına koyardık. Bir keresinde herhangi bir sebep ile dükkan açılmayınca dolabın içerisindeki bütün şişeler donarak patlamıştı. Yine Ayvacık kasabasının tanınmışlarından birisi ile ilgili bir anı geldi aklıma. Burada Emin diye bir delikanlı yaşamaktaydı. Bu delikanlının vücudunun bele kadar olan kısımları normal hatta birazda iri bir insan boyutlarında idi. Yalnız belinden aşağısı yani bacaklarının tamamının boyu en fazla otuz santim kadardı. Adına Emin denilen bu delikanlı her türlü faaliyetlerini kendisi görebiliyor, bazen de diğer delikanlılar ile beraber toplanarak kafaları çekiyorlar, yani bir delikanlının yaptıklarını rahatça yapıyordu. Böyle toplanarak içki içilen bir akşamdan sonra daha fazla eğlenmek amacıyla Küçükkuyu’ya gitmek için bir arkadaşlarının arabasına binerek yola çıkıyorlar. Artık giderken mi, yoksa dönüşte mi pek bilmiyorum çok meşhur olan Küçükkuyu virajlarında araba şarampole yuvarlanıyor. Neyse olayı görenler hemen yardıma koşarak yaralıları çıkarmaya başlıyorlar. Kurtarıcılardan birisi araçtan çıkarmak amacıyla bizim Emin arkadaşı kucaklayarak dışarı çıkarmak amacıyla doğrulunca alt tarafındaki kısacık bacakları fark edemeyerek “vay canına yahu aslan gibi delikanlı imiş. Ama belinden aşağısı kopmuş” diyerek irkiliyor. Bu olay Ayvacık’ta hep anlatılırdı. Teyzemlerin oturduğu evin hemen yan tarafında yaşayan bir aile vardı. Bu aile ailecek beyin özürlü idi. İçlerinde erkek biraz iyice olmasına rağmen kadın ondan biraz daha fazlaydı ama çocuklar çok fazla idi. Etraflara pek zararları olmamasına rağmen büyük oğlan eline geçirdiği eski bir tencere kapağını araba direksiyonu gibi kullanarak akşama kadar mahallede araba kullanırdı bu işlemi yapar iken, ağzıyla da araba sesi çıkararak koşar dururdu bulunduğu yerde. Bunun büyük bir TIR olup kullandığını anlatırdı soranlara. Geri manevralar yapar bazen de yere yüzü yukarı yatarak elleri ile havada bir şeyler yapmaya çalışır, soranlara da “TIR bozuldu tamir ediyorum” derdi. Bir Ağustos ayının çok sıcak bir gününde bu şekilde koşturup durur iken sırt üstü yatıp kaldığını gördük. Biz de o gün Çanakkale’ye dönüyorduk. Neyse arabaya binerek Çanakkale’ye doğru yola çıktık. Devrent bayırlarına geldiğimizde burada bir TIR’ ın ters dönüp yatmakta olduğunu görünce biz başladık gülmeye “bizim TIR burada kaza yapmış” diyerek.

Ayvacık kazasına gelmiş iken panayırından bahsetmeden geçmek olmaz. Her şey Çanakkale Panayırında olduğu gibiydi ama burada benim aklımda kalan olayın bana göre en ilginç olanı neydi biliyor musunuz. Yerde hazırlanmış olan kuyuların içerisinde ateş yakılıyor ve bu ateş köz haline geldikten sonra yukarı tarafında hazırlanmış olan zincirlerin ucuna bütün olarak koyunlar asılarak bu kuyulara sarkıtılıyor ve burada tam kıvamında pişen etler dışarıya çıkarılarak servis ediliyordu. Yemenin tadına doyum olmaz. Hala yapılıyor mu bilmem. Keşke hala yapılıyor olsa da herkesler zamanı geldiğinde buraya gelerek bundan tatma imkanı bulabilseler.

Tekrar Çanakkale’ye dönelim ama söz açılmış iken az evvel bahsettiğimiz namlı kişilerden bahsedelim. Çanakkale’nin içinde yaşayan Cahit Bey denilen bir kişi vardı. Saçlar sakallar fazlasıyla uzamış kirli ve hırpani bir kıyafet ve kirli bir vücut. Elinde daima bir adet uzun saplı kürek. Bu kişinin de kimseye zararı yoktu. Daha evvel üniversite de okur iken kafayı bozmuş ve bu hallere düşmüş diye anlatırlardı. Bir gün Yalı Caddesinde birkaç lise öğrencisinin bu Cahit Beyi bir dükkanın önüne oturtup ellerindeki kitaptan sorular sorduklarını gördüm. Osmanlı Tarihinden sorulan sorulara oldukça düzgün ve mantıklı cevap vermekteydi. Buda hatıralarımın bir köşesinde kalmış işte.

Ayvacık anılarımdan şimdi de Çanakkale il merkezindeki anılarıma tekrar geçeyim. Bir gün Çarşı içerisinde çiklet satmaya çalışıyordum. Bu işlem için en uygun yer ya iskele meydanı idi yada eski garajdı. Bende oralarda bir yerde idim.. Gökyüzünde çok büyük bir gürültü vardı. Bu bir uçak sesi idi ama ses normal uçak seslerinden farklı ve çok fazlaydı. Bulunduğum yere yakın bir yerden geçmişti ama buradan görülmüyordu. Bu ses Kepez köyü tarafına doğru azalarak devam etti. Yani bizim bulunduğumuz yerden uzaklaşmakta idi ve bir müddet sonrada ses tamamıyla kesildi. Bir zaman sonra etrafta telaşlı koşuşturmalar başlayınca herkes birbirlerine ne olduğunu sormaya başlamıştı. O civarda bulunanlardan bir adam heyecan ile “Teyyare Meydanı (halk teyyare derdi) yanında bir uçak düşmüş” diyerek hızla koşarak ilerideki bir kamyona binerek uzaklaştı oradan aracın arkasından kara dumanlar çıkartarak. Hemen herkes o tarafa doğru koşmaya başlamıştı. Bende koşmaya başladım. O zamanki çocukluk heyecanı ile ne kadar hızlı koşarak geldiğimi bende hatırlamıyorum ama her kesin buraya bir an önce ulaşmak için çaba gösterdiği bariz olarak görülmekte idi. Arabalar, at arabaları, bisikletler yani herkes ne araç bulabildiyse bir an önce oraya varmak için can atıyordu. Yalnız pek anlayamadığım bir konu bu insanların telaşının bir an önce oraya varıp yardım etmek mi, yoksa sadece olayı görüp meraklarını gidermek miydi bilmiyorum? Ben yine Türklerin yardım severliğinin ön planda olduğunu bildiğimden buraya ulaşmak amacının yardım etmek olduğunu farz ederek aktarmak bu olayı. Koca köprüyü geçip de Teyyare Meydanı yoluna dönünce uzaktan kara dumanlar görünmeye başlamıştı. O zamanlar her taraf  tarla olduğundan karşıda bulunan köy bile görünürdü. Koşarak uçağın düştüğü yere geldim. Dumanlarla beraber alevlerde yükseliyordu. Hemen yan tarafta ağlamakta olan bir köylü vatandaş vardı ve yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz bir ses ile az evvel görerek yaşadıklarını anlatıyordu hiç durmadan tekrar ederek. Olayı şöyle anlatıyordu. Tarlasında çalışmaktaymış. Uçağın çıkardığı anormal gürültü ile kafasını yukarıya kaldırıp bakınca uçağın bir tarafa yatıp alçalarak dönmeye çalıştığını fakat bunu başaramayarak gövde üzerine düşmesine rağmen arka kısmının havaya kalktığını burnunun üzerine dikildiğini gördüğünü anlatıyordu. Buraya baktığında içeride olanların canlı olup bazı hareketler ile kurtulmaya çalıştıklarını görüp koşarak uçağın yanına gitmiş. Pilot kabininde yangın olduğunu görüp kurtarmak amacıyla kapıyı açmaya çalışmış fakat başaramamış. Bunun üzerine camları kırmak istemiş ama bunda da başarılı olamamış. Hemen kök çapasını alarak pencerelere bununla vurduğunu fakat ne kadar hızlı vurursa kazmanın aynı hızla geriye fırladığını, ama camların bir türlü kırılmadığını anlatıyordu. Kök çapası kelimesini kullanmasının sebebine gelince bu devirlerde bilinmediği için anlatalım. Kök çapası iki uçludur ve bir tarafı çapa görevi görür ama diğer tarafı daha çok çelik bir çubuğu andırır. Sert ince ve uzun ve bu çapanın sapı da özel olarak sağlam ağaçlardan yapılır. Dönelim olaya. Bu arada içeridekilerin kendisine elleri ile bir şeyler işaret etmekte olduğunu ama bunun ne olduğunu anlayamadığını ve tam bu sırada bir patlama olunca bırakıp kaçmak zorunda olduğunu anlatıyordu. Benim gördüğüm ise uçağın kuyruğu kopmuş ve dik olarak biraz ileride duruyordu ve burası ana gövdeden kopmuş ve ayrı olarak durmaktaydı ve üzerinde ve civarında yangın yoktu. Kuyruğun görünen iç tarafında bir filenin içerisine konulmuş olan taze sardalye balıkları görünüyordu. O zamanlar bildiğimiz poşetler yoktu ve balıkları satın aldığınız zaman gazete kağıdından yapılmış bir kese kağıdına koyarak verirlerdi. İlk dikkatimi çeken bu olmuştu. Yanmakta olan uçak enkazına uzaktan su sıkarak söndürmeye çalışıyordu itfaiyeciler. Etraf askerler ve sivil halk ile dolmuştu. Askerlerin büyük bir bölümü enkazın etrafında bir güvenlik çemberi oluşturmuş belirli bir mesafeden sonra buraya yaklaşılmasına izin vermiyorlardı. Yangın yerinde ise itfaiyeciler ellerindeki uzun kancaları yanmakta olan yerlere rast gele atarak çekiyorlardı ve geri çektiklerinde kancanın ucunda bir kol veya bacak oluyordu. Son defasında kancayla bir insan kafası çekince ben orada daha fazla duramadım. Bu olay beni çok etkilemiş idi. Olayın gelişmesi şimdi anlatacağımız şekilde olmuştu. Daha sonra evde büyüklerimiz bu konu üzerinde konuşmaktalar iken dinlemiştim bende. Havalandıktan bir süre sonra arızalanan uçak geri dönmüş. Bu arada manevra yapmış fakat daha kısa olmasına rağmen şehir üzerinden geçmek yerine herhangi bir şekilde yerleşim birimleri üzerine düşmemek için şehir dışından dolaşarak yolu uzatıp havaalanına gitmeye çalışır iken anlattığım yere çakılarak düşmüştü. Herkes onlardan bahsederken: “Kahramanlar bizler için kendilerini feda ettiler” diye anlatıyorlardı. O gece dahil günlerce geceleri odamda yalnız başıma yatamadım et ve etli yemekler yiyemedim. Annem uçağın düştüğü saatlerde kardeşimi uyutmaya çalışıyormuş evde. Uçak arızasından dolayı çok büyük bir gürültü çıkararak geçince annem içeriden birazda esprili bir kızgınlıkla “hay tekerleği patlayasıya uçak geçecek başka yer bulamadın mı?” diyerek söylenmiş arkasından. Daha sonra uçağın düştüğünü öğrenince bu söylediğine çok pişman olduğunu söylerdi. Zaten annem kızgınlığını bile esprili bir şekilde belli ederdi. İşte uçağa “tekerleğin patlasın” dediği gibi, bize kızdığı zaman “Allah tependen baksın” veya “boyun uzasın inşallah” der hem bizi azarlamış olurdu hem de sinirlerini yatıştırmış olurdu. Daha çok kızdığı zamanda “Allah sana belediye bahçesini versin” derdi. Ana yüreği daha fazlasını söyleyemiyordu.

(Devam Edecek)

15.552 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (38) ”1960’lı Yıllarda Hamidiye Tabyaları” 20 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (37) ”1960’lı Yıllarda Çarşı Caddesi ve Sahildeki Esnaflar” 13 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (36) ”1960’lı Yıllarda Çamburnu’nda Balık Tutma Maceram” 06 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (35) “Eskiden Hamidiye Tabyalarının Ön Kısmında Denizden Barut Çıkarırdık” 29 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (34) “1960’lı Yıllarda Denizcilik ve Kabotaj Bayramları Çok Renkli Olurdu” 22 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (33) ”Çanakkale Boğazı’nda 1966 Yılı Kasım Ayı Başında Batan Arabalı Vapuru” 15 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (32) “Yıllar Önce İmece Usulü İle Salça ve Erişte Yapma Maceralarım” 08 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (31) ”1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Yaşadığım Depremler” 01 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020