YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
20 Eylül 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ”

Çanakkale’de bir Aynalı Çeşme var Çanakkale’ye özgü ve türkülere konu olmuş. Eski adıyla Ayak Köprüsü diğer bir deyiş ile küçük köprüyü çarşıya doğru geçince tam karşıdaki karakolun bulunduğu yola girerseniz yine o zamanki adıyla Yahudi Mahallesine girersiniz. Bu yolun en sonunda şu andaki Demircioğlu caddesinin bir altındaki paralel yolun sağ köşesinde bir çeşme vardı o zamanlar. Bu çeşme kırmızı renkli parlak dekoratif tuğladan yapılmıştı. Yaklaşık olarak bir buçuk metre yüksekliğinde olan bu çeşmenin en üst kısmı köşelerinden daraltılmıştı. Önünde yine aynı malzemeden yapılmış yalak diye tabir edebileceğimiz bir kısım ve tam orta yerinde de kurnası vardı. Hemen bu kurnanın üzerinde yine yaklaşık olarak 20X30 santimetre ebadında duvara yapıştırılmış basit bir ayna vardı. Hemen yanında bulunan bir plaket üzerinde Çanakkale içerisindeki türkülere konu olan meşhur “Aynalı Çeşme”nin burası olduğunu yazıyordu. Bu tarihî olarak saptanan gerçek aynalı çeşmemi, yoksa birisinin reklam amaçlı olarak yazdığı bir yazı ile ilgili sahte aynalı çeşme miydi bilmiyorum. Ben hatıralarımda kalan bu olayı aktarmayı uygun buldum. Gerisi size kalan bir olay.

Çanakkale’de ayrıca kordonboyu denilen kesimin Çanakkale halkı için ayrı bir yeri vardır. Yaz akşamlarında herkes en güzel kıyafetlerini giyerek buraya gezmeye giderler. Zamanına göre önce uğranıp kocaman bir paket içerisinde çıtlamak üzere çekirdek türü bir şey alınır. Daha sonra kordon boyundan kaynamış veya mutlaka ızgara Mısır alınır, daha sonrada dondurma faslı başlar. Burada hemen vilayet binası yanından halk bahçesine girişte yeni bir çay bahçesi açılmıştı o zamanlar. Buranın adını “Çamdalı” olarak koydular ama halk arasında burası “Çamdal” olarak anılmaya başlandı. O zamanlar burası çok sükse yapmıştı ve buraya gidip oturmak ve burada bir şeyler içmek gerçekten bir ayrıcalık gibi olmuştu. Nedense çok tutulmuştu. Hemen buranın yanında Sağlık Kolejine ait bir bina vardı. Burada bulunan bir tiyatro salonuna oyun seyretmeye giderdik bazen ve bu genelde okulların hazırladığı tiyatrolar olurdu. “Nalınlar” isimli oyunu burada izlemiştim mesela. Öğrencilerin hazırlamış olduğu oyunlara velilerde gelirdi. Bir keresinde burada Erol Büyükburç’un konserini de izlemiştim. Buranın daha doğrusu Çamdal’ın tam karşısında Buz Fabrikası diye anılan bir yer vardı. Burada kocaman kalıplar halinde buzlar imal edilirdi. Burada elde edilen buzları Balıkçılar, Lokantalar kullanırdı. Veya çarşı içinde ağaç talaşına bulayarak parça, parça keserek bir ipe bağlayıp satarlardı. İnsanlarda bunları parçalayarak ya meyvelerin üzerine koyarlar, yada sürahiye atarak suyun soğumasını sağlarlar idi. Yaz geceleri buradan geçer iken yani kordonda gezerken buraya yaklaşınca fazla miktarda gürültü gelirdi insanın kulağına. Çalışmakta olan makinelerin gürültüsü idi bu ve çok sonraları burası kapandı. Eğer yolu takip ederek kütüphanenin önünden Emniyet Amirliğinin olduğu yere geldiğinizde bana göre oldukça ilginç olan küçük bir havuz üzerinde bulunan oldukça orijinal bir alet vardı. Havuzun tam ortasına konulan bu aletin üzerinde bulunan küçük bir pinpon topunun aşağı yukarı olan macerasını seyretmek çok hoşuma giderdi. Şimdilerde bu küçük topun macerasının sürdüğünü zannetmiyorum ama, havuz duruyor sanırım. O zaman dikkatimi çeken bir şeyde havuzun suyunun çok berrak olmasıydı. Yaz akşamlarında kordon boyuna gezmeye çıkıldığında ileride Nara Burnunda bulunan Askeriye içerisinden gökyüzüne uzanan ışık demetini görürdünüz gökyüzünü yarıp giden iki çok uzun düz çubuklar gibi. O zamanlarda bu kuvvetli ışıkları gökyüzünde herhangi bir düşman uçağı var mı diye kontrol amacıyla yakarlardı. Birkaç ayrı noktadan gökyüzüne doğru düz bir çubuk şeklinde yükselen bu ışıklar başka taraflardan gelen ışıklar ile birleşince hoş bir görüntü oluştururdu gökyüzünde. Bizim oturduğumuz mahallede yüksek binalar olmadığından yaz günlerinde Nara Burnu tarafına doğru olmak kaydıyla gökyüzüne baktığınızda bu ışıkları görürdünüz. Gökyüzüne doğru sivri bir mızrak gibi uzanan bu ışık huzmeleri başka taraflardan gelen ışıklar ile birleşerek hoş görüntüler oluştururdu gökyüzünde. Bu işlem her zaman yapılır mıydı bilemiyorum. Biz sadece güzel havalarda o taraflara baktığımızdan sadece o günlerde yapıldığını zannediyorduk. Çok uzun seneler bu ışıkların gökyüzünde dolaşmalarını seyretti Çanakkale halkı. Daha sonraları gelişmiş radarlar yerleştirilince bu ışıkla kontrol işlemleri kaldırıldı ve bizimde gökyüzünde izlemekte olduğumuz ışıkların dansı sona ermiş oldu. Bazı eski savaş filmlerinde bu tür bir şey gördüğümde dönerim hemen bu günlerdeki çocukluğuma. Şimdilerde bunları hatırlayanlar var mıdır acaba? Mademki eskilerden bahsediyoruz kordon boyunda bulunan şimdiki mendirekte yoktu o zamanlar. Kordon boyunda gezer iken Eceabat’a doğru baktığınızda rüzgar ile karışık gelen dalgaların betonlara çarparak çıkardığı sular yüzünüze gelirdi hoş bir yosun kokusu ile beraber. Birde kordon boyuna çıktığınızda mutlaka karşılaştığınız insanlar vardı. Mesela bir çekirdekçi vardı. Dört adet lastik tekerleği olan arabasının üzerinde camlar ile ayrılmış yerler vardı ve buralarda çeşitli, eğlencelik denilen çerezler koyarak isteyenlere satardı. Bir eski defter veya kitap sayfasını külah haline getirerek istediğinizi küçük bir terazisinin üzerine koyarak tartıp verirdi elinize. Arabanın üzerinde ilk zamanlar bir lüks lambası yakarak ihtiyacı olan ışığı buradan sağlardı. Daha sonraları ise LPG tüpü ile çalışan bir lamba kullanmaya başlamıştı. Ne zaman kordon boyuna çıksanız bu satıcıyı mutlaka burada her zaman aynı yerde yani tam su iskelesinin (eski adı Gümrük iskelesi) önünde mutlaka görürdünüz. Ve şimdi adını hatırlayamadığım bu çekirdekçi amca buradan kazandığı ile evine bakıp çocuklarını okutmuştu. Başka çekirdekçilerde vardı mesela bu kişilerden birisini kullandığı bu türlü bir çerez arabasının üzerindeki baca şeklinde bir borudan duman çıkardı her zaman çerezlerin çok taze olduğunu anlatmak amacıyla. İlk çocukluk günlerimde çerez olarak ay çekirdeği yoktu. Sadece kabak çekirdeği ve fıstık v.s. gibi şeyler vardı. Ay çekirdeğini yağ çıkarmak amacı ile dikerlerdi ve bunları bazen o zamanki tabir ile çıtlayarak yerdik. Daha sonraları eğlencelik satan kuru yemişçilerde Ay çekirdeğinin de tuzlanarak satıldığını görerek sanki hiç görmemiş gibi mutlaka onlardan alırdık. Kısa bir süre içinde Ay çekirdeklerinin çeşitleri doldurmaya başladı tezgahları. Siyahları, beyazları, alacaları veya Japon dediğimiz ince uzun çeşitleri ile ay çekirdeklerinden bahsetmemek olmaz. Yaz günlerinin kordon boyundaki eğlence değişmezlerinden bazıları da mısırcılar idi. Bir araba üzerine yerleştirilen ve altında bir tüp yanan kazan içerisindeki kaynamış mısırlar istenildiğinde hemen arabanın üzerinde bulanan mısır kabuklarına sarılarak üzerine bol tuz dökülerek verilirdi elinize. Birde yine bir el arabası denilen seyyar satıcı arabasının üzerine konulmuş bir mangalda kömürler kor haline getirilerek üzerinde mısırlar pişirilirdi. Siz gelip bol miktarda bulunan mısırlardan birisini seçerek isterseniz kendiniz soyarak satıcıya vererek hemen orada gözünüzün önünde pişirilmesini sağlardınız. Fakat bunun için beklemeniz gerekiyordu arabanın başında sizin seçtiğiniz taze mısır pişirilene kadar. Önceden pişirilerek satışa hazır hale getirilen mısırlarda vardı ama nedense çok kişi az evvel anlattığımız yöntemi seçerdi. Yani kendisi mısırını soyarak pişirilmesini beklerdi. Bu kadar kalabalık arasında tüketilen eğlenceliklerin kabukları elbette ki yere atılır idi. Mevcut olan birkaç çöp kutusuna konulan mısırlardan dolayı bunlar dolar diğerleri çevresinde yerlere bırakılırdı ve kimsenin aklına daha fazla kutu koymak veya bunları uygun bir şekilde toplamak gelmezdi. Yerlere atılan ay çekirdeği v.s. gibi çerezlerin kabuklarını söylemeye gerek yok. Hemen herkes bunları tükettikten sonra kabuklarını yerlere atarak etrafı haddinden fazla kirletmekte. Bazen yahu bunları neden yerlere atıyorsunuz diye sorulduğunda“Ne yapalım cebimize mi koyalım diye cevap veriyorlar”  ellerine alacakları ikinci bir torba içerisine bunları koyarak atmalarını söyleyince cevap tam bizlere yakışacak şekilde “kim uğraşacak onunla” Herkes ihtiyacına göre mısırları aldıktan sonra tekrar kordon boyunda dolaşmaya başlarlardı. Mevcut olan banklara pek oturanda bulunmazdı orada. Beraberlerinde gelen yaşlılar çok dolaşmaya dayanamaz buradaki banklardan birine oturarak oflayıp puflayarak biz sizleri burada bekleriz siz dolaşın diyerek gönderirlerdi yanındakileri. O kadar kalabalık olurdu ki, insanlar bu dolaşmalar arasında birbirlerine çarparak ufak kazalar yaparlardı hatta denize düşenler bile olurdu. Yaz geceleri mutlaka hemen her akşam çıkılırdı kordon boyuna. Biraz dolaştıktan sonra o zamanlar çok meşhur olan halk bahçesi denilen bir çay bahçesine oturulup dinlenilirdi yada, yazlık bir sinemaya gidilirdi ama dönüşte yine kordon boyuna uğranırdı. Halk bahçesinde bulunan bir çay bahçesinde oturarak burada dinlenmek ve müzik dinlemek ayrı bir keyif olduğu gibi bazen gösterilerde yapılırdı. Yine o zamanlar sözde “çiçek çocukları” denilen Hippiler türemişti dünyada. Bunlar uzun saç ve sakallar içerisinde olup yüzlerine çiçek resimleri çizerek kendileri gibi olan insanlar ile yaşamaya başlamışlardı yalnız bu arada asıl felsefe çalışma sevişti. İş yapmaktan nefret eden bu tembel grup üyeleri oldukça pis ve kirli kıyafetler ile dolaşıyorlardı. İşte böyle birkaç kişinin az evvel bahsettiğimiz çay bahçesinde bulunan bir orkestrada bazı parçalar çalıp söylediklerini hatırlıyorum. Uzun saç ve sakalları ile kirli kot pantolon ve onun üzerinde yine kirli gömlekler ile. Birde daha ileriki yıllarda Halk oyunları ekiplerinin gösterileri olmaktaydı ama en ilgi çekici yapacağı gösteri günlerce evvelinden reklam edilen Bursa Kılıç Kalkan ekibinin yaptığı gösterilerdi. İlk defa burada gösteri yapmaktaydılar ve gösteriyi izlemek için yerli yabancı bir çok insan buraya gelerek tıklım tıklım bir vaziyette gösteriyi izliyorlardı. Böyle bir gösterinin en heyecanlı yerinde bu gösteriyi seyretmek amacı ile yere oturmuş olan bir turistin ayağına basan gösteri elemanlarından birisi dengesi bozulunca karşısındaki arkadaşının yine gösteri amacıyla hızla savurduğu kılıcı elindeki kalkanı ile karşılayamayıp ağır kılıç bileğine vurarak ciddi şekilde yaralanmıştı. Ama bu kazayı herkes fark etmesine rağmen gösteriyi yapan kişi devam etmişti gösterisine halkın şiddetli alkışları arasında. Burada anlatılmadan geçilmeyecek konulardan biriside halk oyunlarına olan büyük ilgi idi. Belirli zamanlarda çeşitli yörelerden gelen ekipler gösteriler yaparak halkın ilgisini çekerlerdi. Ama bu ekipler içerisinde birisi vardı ki, halk ısrarla onu görmek için elinden geleni yapar, diğerleri ile kıyaslar ve onu görüp de izlediğinde ayrı bir keyif alırdı. Uzun lafın kısası bu kişiyi izlemek bir ayrıcalık idi. Galiba çok fazla uzattım. Bu kişi şimdi yöresini hatırlayamadığım bir yörenin davulcusu olan ve adına “Karayılan” denilen bir kişi idi. Herkes bu kişiyi görmek için can atar ve onun muhteşem şovunu o zamanların dili ile gösterisini izleri büyük bir keyif içerinde. Çalınan müzik eşliğinde davulunu çalmakta iken kendisini müziğin ritmine kaptırarak ilginç figürler ile devam ederdi gösterisinde. Bazen tek başına bazen de hemen yanında bulunan ikinci bir davulcunu eşliğinde devam ederdi gösterisine halkın coşkun tezahüratı arasında. Karayılan kendisine gösterilen bu yoğun ilgiyi karşılıksız bırakmaz devam edem müziğin akışına kendisini bırakarak daha bir keyif ile devam ederdi gösterisine. Evet o zamanlar karayılan denilen bu kişinin fanatik taraftarları vardı. Diğer ekiplerin davulcuları ile kıyaslanan “Karayılan” her zaman bir numara idi. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra bir TV programında böyle bir gösteri izleyince eski günlere dönerek şimdi sizlere aktardığım bu anılar bir anda canlanıverdi ve yazıya dökülerek yerini aldı sizlerin karşısında. Neyse o programı seyrettiğim gün oldukça şanslı olmalıyım ki “Karayılan”ı gösterdi. Yaşlanmıştı ama yinede o bizim Karayılanımız idi. İşi gençlere bırakmış bir çok yeni ve genç kişiler yetiştirmiş ve meydanı onlara bırakmıştı. Onu izleyince  rahatladığımı fark ettim. Nede olsa Karayılanı izlemek bir ayrıcalık idi. Yine nerelere gittik devam edelim kaldığımız yerden. Bu tür gezi ve eğlence bitince Gece yarısı dönüş vaktinde bir çok kadının yorgunluktan ayakları şişmiş olduğundan ayakkabılarını çıkarıp eline alarak Ahlar ve Ohlar içerisinde eve dönmek için yürüdüklerini hatırlarım. Tabi biz çocuklar bu kılıç kalkan ekibinin gösterilerini o kadar çok sevdik ki hiç aklımızdan çıkmadığı için elimize aldığımız bir çöp tenekesi kapağı ile uzun bir sopayı tıpkı kılıç kalkan ekibinin yaptığı gibi kullanarak oynayıp durduk mahallede teneke vuran sopanın sesinden kafaları şişen komşuların kovmalarına rağmen.

(Devam Edecek)

8.040 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (18) “1960’lı Yıllarda Dini Bayramlar “ 02 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (17) “Yıllar Önce Arkadaşlarım İle Yaşadığım Anılar ” 26 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (16) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Sarıçay Kenarındaki Domuz Çiftliği” 19 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (15) “1960’lı Yıllarda Kelebek Lakaplı Hırsız” 12 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (14) “1960’lı Yılların Yılbaşı Günleri ve Ramazan Ayları” 05 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (13) “1960’lı Yıllardaki Sel Felaketi ve Çocukluğumuzun Oyunları” 28 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (12) “Çanakkale’nin Meşhur Boyacı Ressamı Jackson” 21 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (11) “Çanakkale’de Hayırlar” 14 Haziran 2020