YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
16 Ağustos 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “

Yıllardan bir gün yağmurlar yağmaya başladı. Normalden daha uzun ve şiddetli yağan yağmurlar günlerce sürünce oldukça fazla olmuştu. Sarıçay içerisinde suyun çok yükseldiğini anlattılar. Biz mahallede iken çaydan akmakta olan suyun ürkütücü gürültüsü buralara kadar gelmekteydi. Bizde Şakir ile ikimiz çaya yükselen suyu seyretmeye gittik. Şimdiki küçük köprünün olduğu yere yaklaştıkça akmakta olan suyun korkutucu sesi kulakları tırmalayıcı bir ses ile önüne katmış olduğu her şeyi büyük bir hızla önümüzden geçirerek denize sürüklüyor, şiddetli akıntıların yarattığı beyaz köpükler etrafa saçılıyordu. Çay kıyısına geldiğimizde gerçektende su çok yükselmiş ve beraberinde getirdiği büyük kütükleri köprüye vurarak bazı yerlerinin kırılmasını sağlıyordu. Kenarda bekleyen insanlar ellerindeki ucunda kancalar bulunan ipler ile bu akıntıda geçen ağaçları yakalamaya uğraşıyorlardı. Herhalde kışlık odunlarını çıkarmaya çalışıyorlardı. Herhalde kelimesi biraz fazla oldu galiba başka ne amaçla yakalamaya çalışırlar ki? Neyse bu Sarıçay’ın taşmış halini görünce Rahmetli Annemin anlattığı bir olay aklıma geldi. Ben daha çok küçük iken yazının başında anlattığım evde oturur iken yine böyle Sarıçay çok kabardığı bir gün (Kelimeleri bana anlatılanın o günkü ağzıyla yazıyorum) annemlerde bakmaya gitmişler. Bu arada ben nasıl olmuş ise çaya düşmüşüm. Bu azgın sular beni alarak bata çıka sürüklemeye başlamışlar. Bu sırada kıyıda bulunan delikanlılardan birisi, suya atlayarak beni yakalamış. Etrafta ellerinde kancalı ip bulunan insanlarda ucunu bu kişiye atarak yakalamasını ve ikimizi birden dışarıya çekmesini sağlamışlar. Her kim ise o adamdan Allah razı olsun.

İsterseniz şimdi çok yıllar sonraya yani geleceğe gidelim. Gölcüğün Ulaşlı Köyünde oturmaktayken bir gün bakkala gittim. O zaman mevsimlerden kış olmalı ki, uzun süren bir yağmurlu günler olmuştu. Ulaşlı içinden geçen derede su biraz akmaya başlamıştı. Ben bakkala gider iken derenin yanında oynamakta olan çok küçük bir kız çocuğu vardı ve bunu orada oynar iken görünce aklıma az evvel anlattığım benim çaya düşme olayım geldi. Alış veriş bitip de döner iken dereyi biraz geçtikten sonra aklıma o çocuk geldi tekrar dönüp bakınca az evvelki yerde göremedim. Zaten bulunduğum yerden görmekte imkansızdı. Geri dönerek derenin kenarına geldim ve baktığımda suyun akarak derinleştirdiği bir yerde bu küçük çocuğun düşerek sırt üstü kaldığını fakat suyun derinleştirdiği yerde iki iri taş arası olduğundan çocuğunda buraya sıkışıp kaldığını fark ettim. Öyle bir pozisyonda düşmüştü ki, yüzü yukarıya gelmiş durumda ve bol olarak akan su tamamen yüzüne geliyor ve nefes almasına imkan tanımıyordu. Çocuğunda kafasını kaçırması veya nefesini tutmasını akıl edebilmesi bile imkansızdı, çünkü çok küçüktü. Ben hemen koşarak gittim ve çocuğu kaldırarak sudan çıkardım. Çocuktan hiçbir tepki gelmiyordu. Ne yapabilirim diye düşünür iken çocuk öksürerek ağlamaya başladı. Ben çocuğu sudan kurtarır iken sadece bir bacağından tutarak kaldırmıştım. Ancak o şekilde erişmem mümkündü. Önce çocuktan ses gelmeyince ne yapabilirim diye düşünüyor iken bir yandan da kucağıma alabilmek için doğrultmuştum. İşte tam bu sırada ağlamaya başladı. Ben de rahatladım en azından yaşamaktaydı. Soğuktan titremekteydi. Etraftan gelenler oldu ve “yahu bu çocuk kimi?” diye sorunca hemen yan taraftaki bir binayı göstererek “burada oturanların bir ufak çocukları vardı” dediler. Ama oların mı emin değiliz. Biz doğru o binaya giderek kapılarını çaldık. Kucağımızda sırılsıklam ıslak çocuğu görünce genç kadın ağlamaya başlayarak ne oldu diyerek çocuğa sarıldı. Neyse teslim ederek oradan ayrıldım. İçimi bir huzur kaplamıştı. Ya ben görmeseydim ne olacaktı. Bende bunu görmedim birden aklıma o çocuğu bulma olayı takıldı. Bulmam gerekiyordu. İçimden bir şey beni zorlamaktaydı buna. Bende bu zorlamaya kulak vererek görevi yerine getirdim. Neydi buna zorlayan beni. Varın siz bulun artık.

Şakir ile biz bu çayın kıyısına gelince seyretmeye başladık. Etraftaki bazı insanların ellerinde uzun,uzun çubuklar vardı. Bunları bazı yerlere bastırarak suyun yükseldiğini söylüyorlardı. Çok bulanık ve kulakları sağır edercesine bir ses ile çay akmaya devam ediyordu. Çok kısa bir süre sonra orada ellerinde uzun çubuklar olan insanlar hemen herkesin buraları terk etmesi gerektiğini, az sonra her tarafın sular altında kalacağını bağırarak etrafa duyurdular ve bizlere de direk olarak hitap ederek çocuklar hemen burayı terk ederek “annenizin  babanızın yanına gidin ve onlara suyun yükselmekte olup sel baskının geldiğini söyleyin” dediler. Biz hemen eve doğru yola çıktık. Mahalleye gelir iken rasathane (Bu eski ve sağlam kalın taş duvarları olan bir bina idi neden rasathane dendiğini bilmiyorum) denilen köşeye yaklaştığımızda sular bizim ayak bileklerimizi örtmeye başlamıştı. Biraz daha ileriye gittiğimizde artık biz birbirimize tutunmadan zor yürüyorduk. Su ayaklarımızı kaydırarak bizi düşürüyordu. Zar zor mahalleye girdik. Annem heyecanla bekliyordu beni. Ben çaya bakmaya gittiğimizi söyleyince annem az evvel yukarıda anlattığım olaydan dolayı hem çok korktu, hem de bana kızdı. Zaten bu arada akşam olmaya başlamıştı. Bizler evden çıkarak gitmeye karar verdik. Yanımızda ki komşumuz Laz Ayşe abla ve ailesini alarak yola çıktık. Hemen bunun yanında şimdiki Kayınvalidem olan komşularımızı da aldık. Ben yürüyordum, kardeşim annemin kucağında, Laz Ayşe ablanın büyük kızı Lütfiye abla (ki bunun bir ayağı sakattı ve zor yürüyordu) babamın koluna girmişti. Ayşe o zaman çok ufaktı babamın omuzlarına oturtulmuştu. Yola devam ederken Ayşe “saatim kaldı” diye ağlıyordu. Ayşe benim eşim oldu ya sonra. O zamanlar şimdiki gibi direk olarak geçilmiyordu. Arka yola çıkmak için Askeriyenin önünden dolaşmak gerekiyordu. Bizde öyle yaptık. Askeriyenin önüne geldiğimizde ayaklarımızın altındaki yola dizilmiş olan taşların yerlerinden sökülerek sürüklendiklerini hissediyorduk ve bu taşlar akıntının şiddeti ile yuvarlanarak hem canımızı acıtıyor, hem de dengemizi bozuyordu. Bu yerinden oynayan taşlara az evvel anlattığım Lütfiye abla sakat ayağı ile takıldıkça düşüyor ve kolunda olan babamı da düşürüyordu. Biz böyle düşe kalka yol alır iken havacı çeşmenin tam karşısında bulunan üç katlı bir evden çıkan genç bir adam bizlere seslenerek bir yere gitmemizin mümkün olmadığını söyleyip bizi evine davet etti. “Bakın havada karardı hiçbir yere gidemezsiniz Allah aşkına gelin” dedi. Bizimkilerin başka çaresi olmadığından bu teklifi kabul ederek yukarıya çıktık. Bizler çocuk olduğumuzdan hemen, hemen boyumuza kadar ıslaktık. Büyüklerimizde sırılsıklam bir halde idiler. Neyse yukarıya çıkınca koridorda serili olan halıyı gören bizimkiler bunun kaldırılmasını istediler. Ev sahibi hanım da kaldırdı. Bunu gören evin beyi karısına halıyı neden kaldırdın diyerek kızdı. Hemen yere sermesini söyledi. Bizimkiler kaldırılmasını biz istedik falan dediler ise de ev sahibi erkek “derhal yerine konulsun” dedi. Hemen bizleri bir odaya alarak kadınlara ve erkeklere ayrı yerler gösterildi ve üzerlerimizdekileri çıkararak kuru bir şeyler giymemiz sağlandı. Evde ne var ise hazırlanarak bizlere yemek çıkardılar. Allah razı olsun. Bu kişinin Havacı bir Astsubay olduğunu sonradan öğrendik. Ben daha fazlasını pek hatırlamıyorum, beni bir odaya yatırdılar. Ve bizler kuru ve sıcak yeri bulunca uyumaya başladık. Anladığım kadarı ile geç vakitlerde suyun hızı kesilmiş ve daha sonrada seviye hızlı bir şekilde düşmeye başlamıştı. Tehlike ortadan kalkınca bizimkilerde eve dönmüşlerdi. Gecenin bir vaktinde bizler çamurlu ve akıntı sebebiyle bozulmuş yollardan geçerek eve dönmüştük. O kişiler ile eğer sağ iseler tekrar karşılaşarak tanışmak o gün yaptıkları için gönülden teşekkür etmek isterim. Allah razı olsun ve uzun ömür versin. Aklımda kalan şey. Bizim eve su gene girememişti. Şimdi ne zaman bu yoldan geçsem o evi gördükçe bizi evlerine davet eden bu insanları hatırlar ve “Allah Razı Olsun” derim. Yalnız buradaki Havacı çeşme artık yok.

Biz gene mahalleye dönelim. Selden sonra bizim çayırlıktaki çukurların içerisi yine balıklar ile dolmuştu. Bizler topluyorduk. Fakat bu defa su yılanları da çoğalmıştı. Balıkların yanı sıra buraya saçılmış olan sel artıklarını topluyorduk. Bunlar genelde yakmak için kullanılan odunlardı. Hazır kesilmiş halde olanları olduğu gibi daha büyük kütükler halinde olanlarda vardı. Bizlerin o çok büyük olanlarına gücümüz yetmiyordu. Taşıyabileceğimiz gibi olanları toplayarak eve getiriyorduk. Çocukluk işte. Her ahvalde oyun buluyorduk. Şimdi bu odun işini oyuna çevirmiştik. Hem eğleniyor, hem oynuyor, hem de eve yardımda bulunuyorduk. Bu arada üstümüzü de istediğimiz gibi kirletiyorduk bir şey demiyorlardı. Bu sel baskınında daha büyükçe olduğumdan bazı şeyleri daha iyi anlıyor ve dolaşarak neyin nasıl olduğunu görüp öğreniyordum. Bu sel baskını o kadar fazla hasar yapmıştı ki, şimdi Subay Ordu evinin olduğu yerde kalan kordon boyundaki beton aksamlar yerlerinden kalkarak bazı kısımları denize gitmişti. Her taraf çamur içerisindeydi. Ben burada dolaşır iken bir helikopterin durduğunu gördüm. 1964 Yılıydı. Kısa bir süre sonra Ajda Pekkan gelerek bu helikoptere bindi ve havalanarak oradan ayrıldı. Karşıda “Çanakkale Aslanları” diye bir film çevrilmekteymiş. Ajda Pekkan beyaz bir Hasta bakıcı kıyafeti ile ve onunda üzerinde siyah bir sağlıkçı pelerini vardı. Bu kıyafet içinde çok güzel görünüyordu. Her zamanki gibi. O zaman bu tür bir sanatçının yakından görülmesi oldukça büyük bir olaydı bizler için.

Yağmurdan bahsetmiş iken hemen aklıma geliveren bana küçük ama üzerinde düşünülür ise oldukça önemli bir konu var. Şimdi hangi köy olduğundan pek emin değilim ama sanırım Kemel Köyüne gittik annemle beraber ben oldukça küçük iken. Elbette bu köye gitmiş olmam o kadar önemli bir olay değil ama benim anlatacağım olay başka. İşte bu köye vardıktan sonra köy halkı ile beraber toplanarak köyün dışında bir yere gidildi toplu halde. Burada yine dualar okunarak toplu halde amin demiştik bizlerde avuçlarımızı yere doğru açarak. Anladığınız gibi bu bir yağmur duası idi. Aslına bakılır ise bu havaların kurak gitmesinden dolayı değil, her yıl mahsuller ekildikten sonra senenin bol yağmurlu geçmesi için yapılan bir yağmur duası idi bu. Bana oldukça ilginç gelmişti ve yapılanları görüp büyüklerimizde anlatınca bizlerde kesinlikle inanmıştık bu olaya. Şimdi çocuklar belirli yaşlarda iken ailelerinin söylediklerine ne kadar çok inanırlar bilirsiniz. Bizde öyle yapmış inanmıştık ama şimdi sadece bir gelenek gözü ile bakıyorum.

Bizlere anlatılan hikayelerden birisini de buraya aktarmak istiyorum. Çünkü olayın anlatımına en uygun yer burası olacak diye düşündüm. Haydi bakalım. Şimdi babamın anlattığı bir hikaye vardı ve bu hikayeye o zamanki bütün büyükler uyarlardı. İşte bu hikayeye istinaden babam beni bir yere çalışmaya yani “İşe vermişti” Bir çocuğun bir ustanın yanına çalışması meslek öğrenmesi için verilmesine işe vermek denirdi. Bu şekilde çocuk hem bir meslek öğreniyor hem paranın nasıl zor kazanıldığı öğrenildiğinden harcamalarda ona göre oluyor, ama en önemlisi de çocuk başıboşluktan uzak tutuluyordu. Nerede olduğu bilindiğinden ailelerinde gönlü rahat oluyordu gün boyunca. Uzun lafın kısası hayat dersini öğreniyordu bütün gerçekliği ile. Neyse biz hikayemizi anlatmaya devam eder iken içerisindeki dersleri yeri geldikçe aktarırız bizim aktaramadıklarımızı da sizler bulup çıkartır ders alırsınız!!!

Babam beni yaz tatillerinde çalışmaya verirdi demiştik. İlk senelerden birisinde Yahudi bir terzinin yanına vermişti. İşe başladığım gün sağ elimin orta parmağına tepesi olmayan bir yüzük taktılar. Bunun da içerisinden bir kumaş şerit geçirerek bu parmağımı içeriye doğru büküp sıkıca bağladılar parmağım alışsın diye. İlk zamanlar oldukça rahatsız etmekteydi ama sonraları alışıyor insan. Bilindiği gibi terziler parmağına taktıkları yüzüğün yardımı ile ittirirler iğneyi kumaşa rahat girmesi için. Amaç parmağın buna alışması. Burada yaptığım işlerin karşılığı olarak haftada bir lira alıyordum. Sabahları işe gittiğimde gün boyu kızgın olması gereken ütü için kömürleri yakıyor, köz haline gelince de ütünün içerisine doldurup sağını solunu temizleyerek içeriye alıyordum. Eğer temizlemez isen ütülenen elbiseler kömür karası ile kirlenir idi. Bazen elime sert bir kumaş parçası vererek ilik yapmamı söylerlerdi. Bende yapmaya çalışırdım. Ustam Yahudi idi ama diğer bizim halkımız olan insanlardan hiçbir farkı yoktu. Tek bir fark dükkanın giriş kapısının arkasında kayışa benzeyen bir nesne asılı idi. Küçük kalfalardan birisi bana bunu buradan alarak kaldırmamı istedi bende ufak olduğum için denileni yaparken diğer büyük kalfa bunu görerek beni ona bir daha dokunmamam için uyardığı gibi diğerlerine de kızarak “sakın bir daha böyle şey yapmayın” dedi. Usta geldiğinde bunun ellenmiş olduğunu görünce büyük kalfa daha sorulmadan “Çok tozlanmıştı. Ben tozunu aldım diyerek olayı kapattı. Başka şartlarda bu nesne ellendiğinde usta çok kızarmış dini bir simge sanırım bu olaydan sonra bir daha buna dokunulduğunu ve bahsedildiğini duymadım görmedim.

Genelde öğleden sonra ustanın evine gider, ya gider iken bir şeyler götürür, yada ustanın hanımı bana bazı işler verir onları yapardım. Bu bazen ustanın nereden aldığını bilmediğim bir canlı tavuğu Havranın yanında evi olan Hahama götürür kestirir oradan da ustanın evine götürürdüm. Haham evinin önünde bu işlem için özel olarak yapılmış yerde tavuğun boynunu bir miktar keser ondan sonrada bir ocak gibi yükseltilmiş ve üzerine kalın demirler uzatılmış aynen bir ocak üzerindeki ızgara gibiydi, buraya uzatırdı tavuğu. Zavallı tavuk burada birkaç kez tepinip son nefesini verdikten sonra Haham bu tavuğu bulunduğu yerden alarak bana verir ve ustana selam söyle diyerek gönderirdi beni. Bu arada aklıma gelmişken usta bana tavuğu kestirmek amacıyla her verdiğinde mutlaka tembihte bulunurdu tavuğun kafasını koparmayın diye. Bende başı boynundan yarısına kadar kesilmiş olan tavuğun başın aşağıya doğru vaziyette sallayarak götürüp eve teslim ederdim. Neden böyle yaparlardı bilmem. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bu tavuklardan birisinin pişirilmiş halini hatırlar gibiyim. Ustanın hanımı hazırladığı tavuğu fırına götürmem için bana vermişti ve her zamanki gibi piştikten sonra alıp geri götürmekte bana düşmüştü. İşte buradan hatırlamaktayım. Oradan aklıma kalanlara göre bu tavukların kafalarındaki tüyler temizlenerek o şekilde pişirilmişti. Ama neden böyle gerçekten bilmiyorum. Belki ileride bu yazdıklarımı okuyan olurda bu konu hakkında bildiği bir şey var ise buraya aktarırda bizler de öğreniriz. Fakat ne zaman Havraya gitsem Hahamı görünce korkardım. Oldukça intizamlı çalışan kişilerdir Yahudi vatandaşlarımız. Fakat daha sonraları bir çok Yahudi arkadaşım oldu. Bu kişilerle genelde Plajda ve onların mahallelerinde oynayacak kadardı arkadaşlıklarımız. (İsimlerine gelince Çiçek, Leyla. Avram, Sinto v.s.) Plaja beraberce gider orada saatlerce hem oynar, hem de yüzerdik hafta sonlarında. Neyse.. Bazen ustanın evine gittiğimde ustanın hanımı bana bir tepsinin içerisine hazırlanmış olarak pişmesi için fırına götürmem istenen Pandispanya hamuru verirdi. Bu sarı renkli ıslak görünümlü bir şeydi. Beni, götürürken dikkatli olmam konusunda sıkıca tembihler piştikten sonrada alıp gelmemi isterdi. Yalnız mutlaka aynı fırına götürmem istenirdi. Bu fırıncıda Yahudi idi çünkü. Ben malzemeyi fırına teslim ettikten sonra dükkana gelir ustaya, malzemeyi fırına teslim ettim derdim. Oda bana bazen fırıncıya vermem için para verir, bazen de “benim olduğunu söyle, usta sonra verecek dersin” derdi. Ben tekrar fırına giderek pişirilmiş olan malzemeyi alır eve getirirdim. İşte bu pandispanya denilen şey piştikten sonra çok güzel kokuyordu meret. Eve gelince ustanın hanımı beni bir bahane ile mutlaka kapıda bekletir o pişirdiğinden iri bir parça keserek bana verir, almaya zorlar ve yedirirdi almamazlık ettiğim zaman “!bak seni ustana şikayet ederim” diyerek korkuturdu beni. Buradan aklıma kalanlar bunlar birde ben herhangi bir iş için ustanın evine gidip zili çaldığımda Ustanın yaşıtım olan ve çok güzel olan kızı kapıyı açar ve yukarıya şöyle seslenirdi: “Mammaaa..... Çiirrak geldi. (Anne çırak geldi) Tiz bir ses ile, buda benim hoşuma giderdi. Zili çalardım demiştim ya, şimdiki gibi elektrik ile çalışan zil yerine bisikletlerde kullanılan zile benzeyen bir şey vardı kapının üzerinde ve üzerindeki küçük kolunu çevirdiğinizde aynı bisiklet zili gibi bir ses çıkardı. O zamanki zil teknolojisini de aktardıktan sonra devam edelim anlatmaya. Yahudi vatandaşlarımız ile bizim insanlarımız çok iyi geçinirlerdi o zamanlar. Bütün iş yerleri hemen, hemen onların idi. Yanlarında önceleri çırak sonra da kalfa olarak çalışanlar şimdilerde Çanakkale’nin en iyi tüccarları oldular. Küçük köprü yanındaki Polis Karakolu önünden yukarıya doğru yürürken sağda köşede benim doktorumun muayenehanesi vardı ben hastalandığımda babam beni hemen buraya getirirdi. Dr. Hayım Molinas. Beni babamın kucağında görünce

“Yene ne oldu” diyerek gelir muayene eder ilacımı verirdi. Allah Razı Olsun hepsinden.

Bu cadde üzerinde ilerde tam köşede (sola dönüldüğünde Vandemir Okuluna çıkar) Zekinin Gazoz Fabrikası denilen bir iş yeri vardı. Kadınlar ve erkekler burada devamlı olarak çalışarak gazoz imal ederlerdi. Çanakkale’de çok meşhurdu Tokgöz Gazozları o zaman. Tokgöz soy isimleri idi zaten. Burası bir çok kişinin ekmek kapısıydı. Kadınlar ve kızlar hazırlamış oldukları şekerli suları basit ve ilginç bir alet yardımı ile şişelere koyarlar ve bir kasanın içine dizerlerdi. Daha sonra erkek işçilerden biri makinenin başına geçerek içine şekerli su konulmuş olan şişeleri bu makinenin çubuklarına takarak gazlı su doldurup üzerine kapak takardı. Gazoz basma denilen bu işlemler esnasında makinenin takırtılı gürültüsü arasında etrafa saçılan basınçlı gazın fosurtuları da gelirdi kulağınıza. Doldurulup kapaklanan şişeler kasalara konularak bir tarafa istiflenir daha sonrada kamyona yüklenerek satılacak yerlere götürülürdü. Bu iş yerinin yanından geçer iken bazen durarak izlerdim bu çalışmaları cama kafamı dayayarak. Hatta içimden “biraz büyüyünce burada bende çalışacağım” derdim kendi kendime. Artık beni buraya çeken çalışma ortamı mı idi yoksa etrafa saçılan taze gazoz kokusu muydu bilemiyorum.

Çarşı içerisinde yani şimdiki Aynalı Çarşının bulunduğu cadde eskiden en hareketli iş yerlerinin olduğu yerdi. Burada Manifaturacılar, Sarraflar v,s. gibi esnaflar bulunurdu. Hemen tamamına yakını Yahudi Vatandaşımız olan bu esnafların yanında çırak ve kalfa olarak çalışanlarda şimdilerde burada ünlü birer esnaf olarak iş yapmaktalar demiştik zaten. Aynalı çarşının arkasında bulunan ve “Hal” denilen yerdeki esnaflar ise tamamıyla Türklerdi. Bu halin hemen arka tarafında kocaman bir tamirhane bulunurdu. Burada daha çok büyük biçer döver gibi makinelerin tamirleri yapılırdı ve burasının sahibi de daha sonra Çanakkale’nin çok sevilen belediye başkanı Sayın Reşat Tabak idi. İşte bu iş yerinin bulunduğu sokak öyle pek işlek bir yer değildi. Sadece bu taraflar ile ilgileri bulunanlar gelip geçerlerdi buradan zoraki olarak. Daha sonraları burası değiştirilerek bu günkü halini aldı ve hala da aynı şekilde devam ediyor. Burada sözü edilmiş iken Aynalı çarşıdan bahsetmeden geçmek olmaz. Burası padişah sultan II.Abdülhamit zamanında 1939 yılında yaptırılmış bir çarşıymış. Zaten giriş kapısı üzerinde hem Osmanlıca hem İbrani’ce ve elbetteki şimdiki haliyle yeni Türkçe denilen  yazı ile yazılmış plaketlerden anlıyoruz bunu. Yalnız Aynalı çarşı denmesinin sebebini açıklayan yazılı hiçbir kayda rastlayamadık bu güne kadar. Yalnız çok eskileri araştırıp günümüze aktaranları şükranla anarak onlardan alınan bir aktarmayı alalım buraya. Çanakkale’nin renkli simalarından rahmetli Hasan Taş tarafından anlatılan aynalı çarşı yakıştırtmasını aktaralım buraya. Aynalı Zarşı içerisinde  zannedildiği gibi ayna imalathaneleri veya aynacı dükkanları yoktu o zamanlar. Girişte Deve Hamutları yapan bir atölye varmış. Daha evvel hiç gördünüz mü bilemem ama haydi bildiğinizi kabul ederek bildiğiniz gibi diyerek anlatmaya başlayalım. Deve hamutları oldukça büyüktür ve gösterişli olarak imal edilirler ve yine bu gösterişi artırmak için de Hamut’un uygun yerlerine küçük aynalar yerleştirilir. Güneş altında bu aynalardan yansıyan güneş ışıkları gerçektende eşsiz güzellikte ışık oyunları yaratır. Satılmak amacıyla dükkan önünde sergilenen Hamutların aynalarından yansıyan ışıklar diğer dükkanların camlarına da vurarak yarattığı etkiyi bir kat daha artırmış. Çanakkale Savaşı öncesi yapılan hazırlıklar ile buraya sevk edilen askerlerden bizim bildiğimiz malum türküyü söylemeden önce işte burayı ziyaret eder ve hamutların aynalarından yansıyan ışıkları görerek bundan çok etkilenir. Burayı anlatır iken tarif edemez ve aklında kaldığı şekilde “Aynalı Çarşı” diye tarif eder. Zaman içerisinde Çanakkale’de yaşanan cehennemi anlatmak için bir türkü yakar ve meşhur Aynalı Çarşı ortaya çıkar. Asıl olan Çanakkale cehenneminin anlatılmak istendiği bu türkü sonsuza kadar söylenecektir. Biz duyduklarımızı aktardık. Hem de birinci ağızdan işiterek size aktarmayı uygun bulduk. İşte aynalı çarşı hikayesi böyle.

Devam edelim gene kaldığımız yerden. Dedik ya herkes birbirini tanırdı fakat 1969’lu yıllarda ne olduğunu anlayamadık. Çanakkale’ye gelen bazı kişilerin din maskesi altında bizim cahil gecekondu halkımızı kışkırtmaları nedeniyle bu mahalleye saldırı düzenlettiler. İnsanlar din ve fakirlik yalanları ile buralara sevk edilerek Yahudi vatandaşların evlerine girmeye ve yerleşmeye çalıştılar. “Kim hangi eve girer ise burası onun olacak” diyerek kandırmışlar ve bir ayaklanma başlatmışlardı. Musevi vatandaşlar korku dolu bir gece geçirmişler idi. Bazı Türk vatandaşlar, korkudan ne yapacaklarını şaşıran Musevi vatandaşları kendi evlerine alarak veya kendileri her şeyi göze alarak onların evlerine gidip korumaya almışlardı. Çok kısa bir süre içerisinde Polis ve Jandarma olaya müdahale ederek olayları bastırmış bir çok kişiyi yakalamış ama olaya karışanların hemen hepsinin üzerinde ertesi gün belli olacak şekilde bir yara izi bırakmıştı. Yani emniyet güçleri olayları bastırmak için zor kullanmışlardı. Halbuki daha önceleri Türk vatandaşların doğum, düğün ve cenaze gibi sosyal toplantılarına gelerek eşlik ederlerdi. Hatta cenaze sonrası yedi gece okunan Kuranı dinlemeye de gelirler, dua sonrası kalkarak misafirlere ikram olaylarına yardım ederlerdi. Gerçekten eskiden çok iyi idi ama birkaç kendini bilmezin bu tür bir olay ile gündeme gelmesi herkesi üzmüştü. Zaten ondan sonra da siyasete din olayı da girmiş oldu sanırım. Keşke dinimizi alet etmeseydiler. Bu olaydan bir zaman sonra bütün Musevi vatandaşlar Çanakkale’yi terk etmeye başladılar. Ellerindekileri paraya çevirerek parça, parça terk ettiler burayı. İş yeri sahipleri uygun bedeller karşılığı yanlarında çalışanlara devrettiler kısa süre içerisinde. Sarraflardan birisinin İskele meydanın da gemiye binmek için bekler iken elinde tuttuğu bir çiçek saksısına sıkıca sarıldığı ve onu hiçbir yere koyamadığını fark eden dikkatli bir Polis memurumuz etrafta dolaşan hamallardan birisine, gösterdiği adama çarparak elindekini düşürmesini istiyor. Kişinin Polis olduğunu bilen hamal arkadaş kendisini rolüne kaptırarak öyle bir ustalık ile oynuyor ki, anlatılamaz. Kendisini gizli ajan zanneden bu arkadaş önce hemen yanındaki hamal arkadaşına şiddetli bir küfür ederek kavgayı başlatıyor. Daha sonra da o kişinin önünden kaçar iken elinde saksı tutan kişiye öyle bir çarpıyor ki adam bir yana düşüyor, saksı bir yana, hamal arkadaş bir yana. Saksının yere çarpıp kırılması ile beraber saksı içindeki toprağın altına gizlenmiş olan altınlar yerlere saçılıyor şangır diye. O zamanlar bu paraları Türkiye dışına çıkarmak yasaktı. Hemen yakalanıyor tabi oradaki polisler tarafından. Daha sonrasını bilmiyorum zaten bu olayı ben yerinde görmedim ama o zamanlar bu olay Çanakkale’de çok konuşulup anlatıldı. Bende olayı birebir görüp yaşayan olay günü iskele meydanında çiklet satmakta olan bir okul arkadaşımın ağzından dinlemiştim ve sizlere de aktardım.

Çanakkale’de bir çok değişik milletten insanlar yaşamaktaydı Musevi (Yahudi) Vatandaşlarımızdan bahsetmiştik bir de bizim mahallenin karşısında kalan ve Plaj mahallesi diye anılan yerde genelde Pomak göçmenleri ikamet etmekteydi. Onlardan da çeşitli yemekler öğrenmişti bizimkiler. Arnavutlar, Giritliler denilerek anılan vatandaşlarda mevcuttu ve gayet güzel bir şekilde yaşamaktaydılar. Zaman, zaman bu vatandaşlarımız ile ilgili olarak bazı komik olaylar anlatılırdı. Bunlar genelde Türkçe’yi doğru kullanamadıklarından anlamlarının değişmesi gibi olaylar ile bizim bildiğimiz cisimleri kendi dillerinde söyleyince ortaya çıkan bize göre komik olaylardı. Her şeye rağmen dürüst ve neşeli insanlardı. Buraya yerleşenler genelde tatlıcılık türü işler ile meşgul olurlardı. Yine bir anı daha anlatayım. Bu insanlara burada yerleşmeleri için toprak verilmiş. Bu topraklar tamamıyla zeytin ağaçları ile doluymuş. Fakat zeytinin ne olduğunu bilmediklerinden bunları erik zannederek yemeye çalışıyorlar fakat acı olduklarını görerek “yenmez” diyerek hepsini kesip kışlık odun yaparak yakıyorlar. Daha sonra da bunların ne kadar kıymetli olduklarını anlayarak çok pişman oluyorlar ama ne fayda. Çok çalışkan insanlar olduklarından her türlü işleri yaparak ekmek paralarını çıkartıyorlardı. Dedik ya dürüst ve çalışkan insanlardı.

Kupine: Çalılık

Lobya: Fasulye

Kumpir: Patates gibi kelimeleri onlardan duyarak öğrenmiş ve kendi aramızda bunları yerli yersiz kullanarak aklı sıra kendimizce eğlenirdik.   

1960’lı yıllardahaftanın belirli günlerinde (o da zaten bir veya iki idi) gemi gelirdi İstanbul’dan Çanakkale’ye. İnsanlar gezmek amacıyla bu geminin geldiğinde iskeleyi doldururlar hatta geminin içerisine de girerek dolaşırlar idi. Daha sonra inenler iner, binenler de yerleştikten sonra gemi hareket ederek ayrılırdı iskeleden ve İzmir’e doğru devam ederdi yoluna. Sanırım az evvel anlatılan olayda beklenen gemi buydu Yahudi vatandaşın altınlarını saksıyla götürmek istediği olay bu gemi İzmir dönüşü İstanbul’a gitmek için gündüz uğruyordu sanırım. Çok fazla yolcunun inip bindiğini görmedim. Ama bir sinema filminde olay, bu gemi içerisinde geçip geminin Çanakkale’de liman yaptığı, filimde görününce bu gemi daha da bir önem kazanmış herkesler sinemada, içinde meşhur artistlerin bulunduğu gemiyi görmek için buraya akın etmeye başlamıştı. Geminin geldiği günler çok daha bir sabırsızlık içerisinde beklenmeye başlamıştı. Çünkü o liman esnasında film çekilir iken, etrafta yine Çanakkaleli bazı kişilerde görünmüştü ve bunları herkes tanımaktaydı. İşte bundan dolayı o gece iskelenin üzerinde daha çok insan dolaşır gemiye girer çıkar ve hareket saati gelip gemi kalktıktan sonra gezmeye devam etmek amacıyla kordon boyuna gidilirdi. Burası da yaz gecelerinde çok büyük önem taşırdı halkımız için ve hala da bu önemini kaybetmemiştir.

(Devam Edecek)

18.924 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (18) “1960’lı Yıllarda Dini Bayramlar “ 02 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (17) “Yıllar Önce Arkadaşlarım İle Yaşadığım Anılar ” 26 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (16) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Sarıçay Kenarındaki Domuz Çiftliği” 19 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (15) “1960’lı Yıllarda Kelebek Lakaplı Hırsız” 12 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (14) “1960’lı Yılların Yılbaşı Günleri ve Ramazan Ayları” 05 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (13) “1960’lı Yıllardaki Sel Felaketi ve Çocukluğumuzun Oyunları” 28 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (12) “Çanakkale’nin Meşhur Boyacı Ressamı Jackson” 21 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (11) “Çanakkale’de Hayırlar” 14 Haziran 2020