YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
08 Kasım 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (32) “Yıllar Önce İmece Usulü İle Salça ve Erişte Yapma Maceralarım”

Çanakkale’de yaşadığım Barbaros Mahallesi’nde eskiden mahallenin kadınları kışlık yiyecek hazırlıklarını beraberce yaparlardı. Bu gün falancanın işine yardım edilir, yarın filancaya toplu halde yardım edilirdi. Buna Meci (İmece) denirdi. Daha evvel bahisle adı geçen Ali dayının evinin girişinde kadınlar toplanır, hazırlamış oldukları hamurları çok küçük parçalar halinde ellerinde yuvarlayarak kuskus yaparlardı. Bazen de yine hazırlanan hamurlar öncelikle kap (Yufka) haline getirilir sonrada yastac'ın üzerinde bazen küçük kareler halinde keserler buna makarna derler, bazen de ince şeritler halinde keserek buna da erişte derlerdi. Daha sonra bunlar yerlere serilmiş olan bezlerin üzerine serilerek kurutulur ve kışa hazırlanırdı. Bu işlemler yapılırken bizlerin yanlarında oynamamıza izin verilmezdi. Toz kalkıp ta hazırlananlar kirlenmesin diye istemezlerdi bizi. Yine komşular toplanarak hazırlanan kazanlarda domatesleri veya kırmızı etli biberleri önce sıcak suda haşlarlar, daha sonrada kevgir gibi bir şeyin içerisinden geçirerek salça yaparlardı. Daha sonra bu salçaları yüksek bir yere koyarak güneşte suyunu çektirirler, bunun içinde zaman zaman yanına gidip karıştırırlardı. Benim hoşuma gideni ise domatesler ortasından ikiye bölünür ve bunlar bir hasır üzerine kesik kısımları yukarıya gelecek şekilde dizilir bunun üzerine bol tuz serpilir ve güneşte kurumaya bırakılırdı. Bende bunları kesmeye yardım ederdim ve o domateslerin üzerine bol tuz dökerek yemesi de güzel olurdu. Hele kurumaya yakın bunların lezzeti daha bir artardı. Bunları evin çatısına sererlerdi güneş ve rüzgarda kuruması için. Bende buraya çıkar hem yan evdeki arkadaş ile burada oynar, hem de kargalar gelip de bunları almasın diye beklerdim. Eğer başında beklemez iseniz kargalar buraya inerek yemeğe başlıyorlardı hemen. Bazen de havadan hızlı bir pike yaparak bir taneyi gagalarına aldıkları gibi hızla uzaklaşıyorlardı. Daha evvel anlattığım sel felaketinde bahsettiğim hani amcamın kuyuya düştüğü yerde daha doğrusu onun tam karşısında küçük bir arsa vardı. Orada mermer taştan oyulmuş büyük bir dibek vardı. Bu arsa aynı yerde duruyor ve bundan sonrada buraya bina yapılması mümkün değil. Tabi şimdi biraz daha küçük ama olsun. Oldukça yüksekti çünkü ben içini rahatça göremezdim. İşte orada bulgur kaynatmaya giderdi annemler. Önce altına ateş yakılmış büyük kazanlar içerisinde buğday kaynatılır daha sonra kuruması için hasırların üzerine serilirdi. İşte tam bu esnada bu kaynamış olan buğdayları avuçlayarak alıp yemesi çok keyifli olurdu. Daha sonra kuruyan buğdayları bu dibek denen taşın içerisine koyarlar, uçlarında kalın odunlar olan bulgur tokmakları ile bu buğdaylara vurularak kırılması sağlanırdı. Yalnız bu işlemde üç veya dört kişi karşılıklı olarak sıra ile vururlardı. İşte bu zamanda çıkan ritmik ses bizleri büyülerdi. Kışlık olarak tabir edilen yiyecekler hep elde hazırlanırdı. Ramazan eğer kışa rastlıyor ise daha ayrı bir özen gösterilirdi. Yiyecekler yardımlaşarak yapıldığından kışın özellikle Ramazan zamanında yine ortaklaşa yenirdi. Ben Ayşe’lere sahura yemeğe gittiğimizi veya onların da bize geldiğini çok hatırlarım. Gündüz onlara pek gidemezdim korkardım ama gece rahatça gidebiliyordum. Şimdi neden diyeceksiniz. Daha evvel anlattığımda hastalığımdan dolayı çok uzun süre ilaç kullanmak durumunda kaldım, bunların çoğu da iğne idi. Emin dayı dediğimiz kayınpeder gece hastanede görevli olduğundan oraya rahatça gidebiliyordum. Ama gündüzleri daha doğrusu Emin dayım sabahleyin hastane nöbetinden dönünce hemen haber gönderirdi gelsin iğnesini yapayım diye. Benim bundan kurtuluşum yoktu. Bazen herhangi bir sebeple bunu atlatsam bile akşam üzeri hastaneye nöbete gitmeden önce beni mutlaka yakalarlar ve iğneyi yaptırırdı annem. Ne zaman bisikletin üzerinde Emin babamı görsem, kaçacak delik arardım. Neyse daha sonra bu hastalıktan kurtulunca da iğnelerden de kurtulmuş oldum.

Yine bir gün başka bir köye gittik. Burasının adı Zındal köyü idi ama adının “Sandal” kelimesinden geldiği söylenirdi. Sebebine gelince burası bir dağ köyü olmasına rağmen köyün daha da yukarısında bir yerde sanki bir iskeleyi andıran büyük direkler vardı ve bunların yanlarında da gemileri bağlamaya yarayan kalın demir halkalar vardı. Aynı zamanda burada toprak biraz derince kazılınca midye kabukları meydana çıkıyordu. Akrabalarımızdan birisinin delikanlı çağındaki oğlu ben kendisine dayı derim, bizlere kaval çalarak evin içinde bulunan herkesi ağlatmıştı. Çaldığı parçanın adı “kınalı keklim idim kanadımı kırdılar,daha ben ne idim anamdan ayırdılar” diye sözleri olan çok duygusal bir parçaydı. Annesi  gözlerinden akan yaşları bir eli silerken “gözün kör olmasın ben sana bizi ağlat mı dedim neden böyle şarkı çalıyorsun” diye kızınca dayım elindeki kavalı setçe bir köşeye atarak “bir daha  çalmayacağım bunu” dedi. Ben bu olaydan sonra dayımın hiçbir zaman kaval çaldığını görmedim bu gerçekten böyle miydi, yoksa ben mi hiç denk gelmedim bilemiyorum. Bu köyde aklımda kalan bir yer ise çok ilginçti. Kocaman taştan yapılmış bir bina vardı ve içinde altında ateş yakılabilecek şekilde yerleştirilmiş çok kocaman bir kazan vardı. Bunun kazanın yan tarafında yine taştan yapılmış üstü açık bir odacık vardı ve bunun içerisine yıkanmış üzümleri koyuyorlar ve daha sonrada bunların üzerine çıkarak ezmeye başlıyorlardı. Ayaklarında lastik çizmeler vardı. Bizde bunlara imrenerek buraya çıkmak isteyince önce olmaz demelerine rağmen daha sonra dayanamayıp ayaklarımızı güzelce yıkayıp buraya çıkarak üzümlerin üzerinde koşup duruyor, bu işlemi de oyuna çeviriyorduk. Bu odanın alt tarafında aşağıda ağaçtan yapılmış musluk gibi bir şey açıldığında buradan Şıra denilen üzüm suyu akıyordu alta konulan kocaman bir kovanın içerisine. Ayaklarımızın altında ezilen üzümlerin vıck vıcık sesleri bizim hoşumuza gidiyor oynamaya devam etmemizi sağlıyordu. Koşturmaktan sıkıldığımız zaman aşağıya iniyorduk ve irice bir susaktan kesilerek bardak haline getirilmiş kupadan üzüm suyu içiyorduk taze olarak kendine has koku ve lezzeti ile. Yan tarafta sıkılarak elde edilen üzüm suyu belirli aralıklarla kovalar ile alınarak yukarıya çıkıp kazanın içerisine dökerek boşaltıyorlardı. Bunun içerisinde biriken üzüm suyu altındaki ocakta yanan ateş sayesinde bir yandan da  kaynıyordu. Bu kocaman kazanın etrafında rahatça yürüyebilecek yerler olmasına rağmen bizim burada bulunan kısma çıkmamıza izin verilmiyordu. Çünkü altında ateş yanan ve içinde üzüm suyunun kaynamakta olduğu bu büyük kazanın yanında gezmek biz küçükler için tehlikeli idi. Daha evvel böyle bir ortamda bir çocuğun burada oynamakta iken diğer çocuklar ile yer kapalım derken kazana düşerek yandığını anlatıyorlardı. Yukarıda bu kazanın etrafında bulunan bir kişi elindeki ağaçtan yapılmış küreğe benzeyen uzun saplı bir alet ile ara sıra kaynamakta olan üzüm suyunu karıştırıyordu. İçerisi yanan ateşin sıcaklığından ve kaynamakta olan üzüm suyunun buharından dayanılmaz bir sıcaklık ve koku ile dolmuştu. Bu kötü bir koku değildi elbette. Ben yukarıya çıkmakta ısrar edince annem benim elimden tutarak yukarıya çıkartarak her şeyi görmeme olanak sağladı iyi öyle yapmış bakın şimdi anlatacak bir şeylerim oldu işte. Üzüm suyu fokurdayarak kaynamaya başlayınca yukarıdaki adam aşağıda bulunan kişilere tamam diye işaret verdi. Bizim bulunduğumuz yerden aşağıda olan bitenler çok rahat olarak görülebiliyordu. Bu arada at üzerinde bir adam geldi ve atın yanında  bulunan heybenin içerisinden bir gazeteye sarılı bir paket çıkardı. Heybe deyince bu atların eğerlerine uygun olarak yapılmış deriden bir çanta idi yani. İçeride çalışmakta olan erkeklerden birisi bu adamın yanına giderek bir gazete kağıdına sarılı paketin içerisinden çıkarılan bir miktar toprak ufalanarak bu kaynamakta olan üzüm suyuna karıştırıldı. Adına pekmez toprağı denilirmiş. Bileşimi, nedir bilmiyorum. Burada anlattıklarımdan benim aklımda kalan ayaklarımın altında ezilen üzümler ve kocaman susaktan içilen üzüm taze leziz suyu. Buraya yaklaşınca uzaktan burnunuza pekmez kokusu gelirdi. Birde bu köyden aklımda en çok kalan ve beni etkileyen şey hangi eve giderseniz gidin sizi kapıda mutlaka kurutulmuş meyve (KAK) kokusu karşılardı. Misafir olduğunuz evlerde ise zamanı olmasa bile sizlere Kavun ikram ederlerdi. Bunun için samanlığa gider bir tarafta yığılı bulunan samanları kaldırarak altından sapı üzerinde bulunan uygun irilikte bir kavun seçilerek kesilip ikram edilirdi. Bu yığılı bulunan samanların üzerine atlayarak oynamak bizim çok hoşumuza giderdi ama bunu yapmaya başlayınca bize altında kavunların bulunduğu kısmı göstererek buraya yaklaşmayın diyerek sebebini anlatırlardı. Burada kışlık kavunlar var eğer içlerinden birisi kırılacak olursa akan suyu diğerlerine bulaşarak onları da bozar diye. Yine bir köy anısı. Hangi köye giderseniz ev sahipleri yatılı ziyarete gelen misafirler için mutlaka bir tavuk keserler ve ikram ederlerdi. İkram edilen yemekler genelde bir tavuk suyu çorba, kesilen ve temizlenen tavuktan yapılmış bol soğanlı tavuk yahni, kuskus veya erişte, tabi ki yanında köy ekmeği. Zaten akşam yemeği hazırlıkları başlayınca etrafa yoğun bir yanmış tavuk tüyü kokusu kaplardı. Tavuk kesilip tüyleri yolunarak temizlendikten sonra bahçeye yakılan küçük bir ateş üzerinde tavuk tütsülenerek kalan tüyler yakılma sureti ile iyice temizlenirdi. İşte bundan dolayı yanık tüy kokusu rüzgarın etkisi ile etrafa yayılarak her kesin duymasını sağlardı. Sabah kahvaltısında ise mutlaka kaynamış yumurta sıcak süt ve bal ikram edilirdi. Bu arada çocuk sayısı kadar içmek için taze çiğ yumurta kurulan sofranın yanında bir yere konularak muhafaza altına alınır ve çocuklara içirilmesi için tavsiyede bulunurdu ev sahibi. Ben o zamanlar oldukça zayıf görünümlü olduğum için bana çok sık olarak yumurta içirirlerdi. Ve bende bunu içmeyi severdim. Yemekten sonra kapı önüne oynamaya çıkınca bu defa  avucumuza bir miktar ceviz veya badem verilir idi. Bizde hemen kapının önünde kendimize bir yer bularak oturur elimize aldığımız bir taş parçası ile bunları kırarak yemeye çalışırdık. Bu arada taşın vurma kuvvetini ayarlayamayınca ceviz veya badem tamamen ezilir, yada elimize vurarak bağırırdık bir süre can acısından. Cevizlere koz derlerdi ve iri bir cevizin üzerine taş ile vurduktan sonra ortasından hafifçe aralanıp ta açmak için burayı tuttuğunuzda bu açıklık kapanarak elini kıstırırdı bir yerinden sanki ısırırmış gibi. Teyzemin kızı böyle bir olayın ardından yanımızdan her hangi bir iş için geçmekte olan anneannesine seslenerek. “Nineee! Bana koz kırsana” deyince anneannesi “kızım annene neden söylemiyorsun o kırıversin” deyince teyzemin kızı “Yaaa!Kozlar annemin elini ısırır sonra” diyerek güldürmüştü yaşlı kadını. Ceviz adı geçince oldukça ilginç bir anıya dönmek istiyorum.

Ortaokul çağlarında bir gün iki arkadaş lisenin orada gitmekte iken önümüze yukarıdan bir şey düştü ve zemine çarpınca zıplayarak başka tarafa yuvarlandı gitti. Baktığımızda bunun iri bir ceviz olduğunu görünce etrafta bulunan arkadaşlardan birisinin bize şaka yapmak amacı ile atmış olduğunu düşünüp etrafa bakınmakta iken bir yandan da yürümeye devam etmekteydik. Az evvel yere çarpan cevizden biraz uzaklaşınca iri bir karga hızla alçalarak yerdeki cevizi ağzına alıp tekrara havalanarak hemen yolun üzerinden geçmekte olan elektrik tellerine konarak beklemeye başladı. Bu hamle dikkatimizi çektiğinden bizde izlemiştik olayı. Neyse tellerin üzerine konan karga bir müddet daha orada kalıp başını sağa sola çevirerek etrafı kontrol eder iken ağzındaki ceviz bir daha düştü yere ve yuvarlandı gitti yan tarafa doğru. Biz zavallı karga kocaman cevizi bulmuş ama bir türlü yiyemeyecek baksana ağzından düşürüp duruyor diyerek konuştuk kendi kendimize. Fakat olay hiçte bizim zannettiğimiz gibi değilmiş. O zamanlar hiç düşünemediğimiz bir konuyu yıllar sonra televizyonda yayınlanan bir belgesel filimde izlemeye başlayınca hemen aklıma burada gördüklerim geldi ve yıllarca geriye gittim. Şimdi neydi bu olay derseniz bizim ağzından (gagasından) düşürdüğünü zannettiğimiz karga aslında çok akıllıca bir davranış ile açmakta zorlanacağı cevizi kırmak amacıyla yukarıdan aşağıya atarak yere çarptırıp kırma yoluna gitmekte imiş. Biz bir kuşun böyle bir şeyi yapabileceğini düşünmediğimizden cevizi yere düşürdü diye yorumlamış idik. O belgesel filimde anlatılanlara göre karga cevizi yere atarak kırılmasını sağlayamadığı zaman araçların daha sık olarak geçtiklere yere atarak cevizin onların altında kalarak kırılmasını sağlamakta imişler. Eh işte aklımıza geliveren bir olay bu ama kim bilir kendimizi hatırladığımız günlerden beri bu güne kadar kaç tane böyle ilginç olaylara şahit oluyoruz ama ya anlayamıyoruz yada yeterince dikkat etmiyoruz.

Ben yazları çalışmak için işe verilirdim. Bunlardan biriside o zamanlar çok meşhur olan AKFA Fabrikasında yapılmakta olan bir inşaata verildim. İnşaat yapılır iken gerekli olan harç hazırlanır iken ben hortum ile su tutuyordum. Buraya gitmek için her sabah erkenden kalkıyor fabrikaya kadar yürüyordum. Yaptığım işler arasında günde en az bir kere Kuruçeşme denen yere gelerek içme suyu dolduruyordum elime verilen laylon bidona. Hemen yan tarafta yapılmış olan bir soğuk hava deposunun içerisine ısı geçirmesin diyerek köpük kaplanıyordu. Mahalleden arkadaş Saadettin de burada çalışmaktaydı. Beraberce gidip geliyorduk işe. Mevsimine göre çeşitli konserveler hazırlanmaktaydı. Sardalye balığının çok olduğu zamanlarda bunlar yıkanıp temizlenip haşlanıyor ve daha sonra kutular içerisine sıralanarak üzerine defne yaprağı tane karabiber konulup üzerine yağ döküldükten sonra kutular bir makine ile kapatılmaktaydı. Biber ve Domateslerin bol olduğu zamanda Traktörler ile gelen biber ve domatesler burada tazyikli sular ile yıkanarak işlemeye başlanıyor ve en sonunda da kutulanmış salça olarak çıkıyordu. Birde bezelyeler yıkanıp temizlenip taneleri ayrılarak haşlanıp kutulanmaktaydı. Oldukça fazla insan çalışmaktaydı burada. Sahibinin adına  BAYKUT derlerdi. Uzun boylu, yapılı kabak kafalı bir bey idi. Günlerden bir gün bu fabrikatörün öldüğü haberi geldi. Sözde akşam yemeğinden sonra çok fazla mısır yemiş ve bundan dolayı çatlayarak ölmüştü. Çanakkale halkı böyle anlatıyordu. Ne kadar doğrudur bilemem. Zaten çok gençte değildi o zamanlar. Allah rahmet eylesin. Burada bir sezon çalıştım. Çanakkale’de çok kişi bu fabrikada çalışarak evine ekmek parası götürdü çocuklarını okuttu bu kişinin sayesinde. Hele yaz günlerinde bu fabrika çok fazla insan çalıştırır idi.

(Devam Edecek)

13.872 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (38) ”1960’lı Yıllarda Hamidiye Tabyaları” 20 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (37) ”1960’lı Yıllarda Çarşı Caddesi ve Sahildeki Esnaflar” 13 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (36) ”1960’lı Yıllarda Çamburnu’nda Balık Tutma Maceram” 06 Aralık 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (35) “Eskiden Hamidiye Tabyalarının Ön Kısmında Denizden Barut Çıkarırdık” 29 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (34) “1960’lı Yıllarda Denizcilik ve Kabotaj Bayramları Çok Renkli Olurdu” 22 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (33) ”Çanakkale Boğazı’nda 1966 Yılı Kasım Ayı Başında Batan Arabalı Vapuru” 15 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (31) ”1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Yaşadığım Depremler” 01 Kasım 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020