YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
21 Haziran 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (12) “Çanakkale’nin Meşhur Boyacı Ressamı Jackson”

Çanakkale’de yıllar önce yemek çeşitleri de pek fazla değildi. Mevsimine göre çeşitli yemekler yapılırdı.Bunlar sebze yemekleri olduğu gibi mevsimine göre balıklar ve et yemekleri. ış günlerinde devamlı yanan sobanın üzerine konulan toprak tencere (Güveç) içerisindeki kuru fasulye ağır ağır kaynayarak pişer akşama sofraya gelecek anı beklerdi üzeri ince bir zar kaplamış olarak. Bahar ayının sonlarına doğru bahçede yakılan bir ateş üzerinde güveçte ve taze soğan domates ve taze nane ile pişirilen kuru fasulyede tadına doyum olmazdı. H birde ateşten inmesine yakın üzerine taze nane yaprakları attığınızda tadına doyum olmaz. Bazen gece karnımız acıktığında sobanın kapağını açarak bir iki parça dilimlenmiş sucuk, maşanın üzerine dizilerek sobanın içindeki korların (közlerin) üzerine sürülürdü. Burada yağlarını akıtarak kızaran sucuklar iki parça ekmek dilimi arasına alınarak afiyetle yenirdi. Bazen de temizlenmiş iri bir parça Lakerda konulurdu maşanın üzerine. Zaten tuz içerisinde durmaktan yeterince kıvamına gelmiş olan Lakerda, ateşi görünce bünyesindeki tuzu bırakarak bir lale gibi açılarak hem onun görüntüsünü, hem de rengini alırdı. Bunları yemenin keyfine doyum olmazdı. Taze bakladan yapılan normal Zeytinyağlı bakla yemeğinin haricinde birde taze baklalar fırına konularak yapılırdı. Taze baklalar iyice yıkandıktan sonra kurulanıp unlanarak tepsiye sıralanıp ve fırında pişirilirdi. Oldukça lezzetli olurdu ama çok uzun zamandır bu yemeğin yapıldığını görmedim. Aklımıza gelmiş iken zamanı geldiğinde yapsak iyi olacak. Bazı yemeklerin yanında olmazsa olmaz bulunan kuru soğan mutlaka olurdu. Balık, kuru fasulye, bulgur pilavı, nohut ,mercimek, kuru börülce v.s. gibi yemeklerin yanına ortadan kesilmiş veya sert bir yumruk darbesi ile kırılmış olan bir soğan dilimi bulunurdu sofrada. Bunu anlatmakta iken aklıma o zamanlar çok sık kullanılan bir espri geldi anlatmadan geçemeyeceğim. Şimdi bildiğiniz gibi kuru soğan kesildiğinde insanın gözünü yaşartır ve bunun yanında bazıları da oldukça  acı olur çiğ olarak yer iken rahatsız eder. Soğanın çok acı olmasının sebebini soğanı toprağa diken kişiye yükleyerek “Kör olasıca adam soğanı diker iken çok osurmuş” derlerdi. Ben bu kelimeyi buraya çok açık olarak yazdım çünkü o zamanki ifade aynen öyle idi. Ama isteyenler bu kelimeyi daha kibar bir hale getirsinler cümlenin anlamını bozmadan. O zamanlar insanlarda kesinlikle bir damak zevki vardı. Az evvel dediğimiz gibi bazı yemeklerin yanına mutlaka kuru soğan olduğu gibi mesela taze  fasulye yemeğinin yanına da mutlaka bir iki diş sarımsak çıkartırlardı ve elbette yemeğin tadına doyum olmazdı inanmayanlar bir denesin. Kış günlerinde bulgur pilavı veya nohut fasulye gibi hububat yemeklerinin yanına pırasa dilimleyerek ortaya getirirlerdi yemeğe lezzet katsın diye. Şimdi yetişen nesilde kesinlikle bir damak zevki kalmadı. Bizim Türk mutfağımız ve damak zevkine asla hitap etmeyen mayonez veya ketçap türü şeyleri sokarak milletin damak zevkini tamamen bozdular. İğrenç bir şekilde mönüye soktular bu rezillikleri. Örneğin mayonezi ele alalım. Elbette kendi başına oldukça leziz bir tadı var ama, başka bir şeyle veya özellikle sıcak bir şey ile ikram edildiğinde hem tadı bozulmakta, hem de bozulma riski taşımakta. Kumpir denilen rezaletin içine soktular bunu. İkram dilen şeyi elinize aldığınızda yemin ediyorum çöp kutusundan farkı olmayan bu rezaleti değil yemek bakmak bile bir eziyet. İçine aynı anda konulanları duyarsanız sizde hak verirsiniz bana. Fırından sıcak olarak çıkarılmış olan iri bir patatesin içine sırası ile konulanlar şöyle: Zeytin ezmesi ve taneleri,sosis dilimleri, rendelenmiş kırmızı lahana, salatalık dilimleri, salatalık turşusu (kornişon) kıyılmış marul ve maydanoz ve soğan ,daha sonra bunun üzerine bol miktarda ketçap ve onun üzerine de mayonez. Bu arada unuttuklarımda var elbette. İğrenç. Nerede o bizim Türk mutfağı ve damak tadı.

Neyse devam edelim. İlk zamanlar evdeki bütün yemekler Zeytinyağı ile yapılırdı. Buna kızartmalar dahil. Evde yağ bittiği zaman elimize bir şişe verirler ve “git bakkaldan bir (veya iki) kilo yağ al gel” derlerdi ve bizde çabucak bakkala giderek elimizdeki şişeye yağ doldurulmasını izler beklerdik. Tabi şimdiki nesil pek bilmez ama bildiğiniz gibi zeytinyağı ile kızartma yaptığınızda o kadar çok duman çıkartır ki, etraftan görenler yangın var zannederlerdi. Daha sonra evde yağ üzerine çeşitli söylentiler çıkmaya başladı ev ve komşu muhabbetlerinde. İşte yeni bir yağ çıkmış ve bunun ile kızartma yapınca duman olmazmış. Hem de bu yağdan yiyenler mide problemlerin kurtulurmuş diye anlatıyorlardı. Elbette biz çocukları ilgilendirmediği için sadece kulak misafiri olmakta idi bu konuşmalar. Daha sonra bu yeni icat edilen yağ ile bir kızartma yapılır iken annemlerin konuşmalarını anımsıyorum. “Allah razı olsun bu yeni yağı bulandan” diyerek kızartma işlemine devam ediyorlardı büyük bir memnuniyet içerisinde. Adına da günebakan yağı diyorlardı. Bildiğiniz gibi zeytinyağı soğukta kaldığında sertleşerek kıvamı değişir. Ama Günebakan yağı ise bu soğuklara karşı daha fazla dayanıklıdır. İşte bu olaydan bahsederek yere göğe koyamazlardı bu yeni icadı. Elbette fiyatı da oldukça ucuzdu zeytin yağına göre. Kısa zamanda halk bu yağa geçim yaparak kullanmaya başladılar elbette. Hem fiyatından, hem de kullanım kolaylıklarından dolayı. Ama bazı evlerde bu yeni lezzetteki yağa dönüş esnasında ciddi sorunlar yaşanmadı değil. Evin hanımı yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı bu yağa dönüş yapmasına rağmen bazı kocalar alışkın oldukları damak tadını bırakmak istemedikleri için evlerinde sorunlar yaşanmaya başladılar. Ama kısa sürede bunlara bir çözüm bularak rahat bir mutfağa katılmış oldular. Bu zeytinyağlı yemek konusunda daha çok yaşlı kişiler kolay vazgeçemediler. Onlarında yemekleri ayrı pişirilerek sorun ortadan kaldırılmış oldu. Ama annem ve teyzemlerin kızartma yapmak için karlı kış günlerinde bile bahçeye çıkarak etraf dumandan görünmez bir şekilde yemek yapmaya çalıştıkları gözümün önündedir. Ne günlerdi onlar ve ne güzeldi yeni teknolojiye uymak.

Sinemadan bahsediyorduk nerelere geçtik dönelim tekrar o konuya. Yerli filmlerin tamamı siyah beyazdı. O zamanlar ekseriyetle köy filmleriydi. Yabancı filmler ise renkli olmakla beraber bizim çok hoşumuza giden kovboy filmleri idi. Daha başka sinemalar olduğu için sinema sahipleri müşteri çekebilmek amacıyla çeşitli albeniler vardı. Bunlardan biriside biletlerin üzerindeki numaralara göre yapılan çekilişler ile çeşitli hediyeler veriliyordu.  Hatta bunlardan bir tanesinde yapılan çekiliş ile bana da bir kutu, kuru boya kalemi  çıkmıştı. Bu da o zaman beni oldukça sevindirmişti. O zamanlar sinemada en büyük düşman olarak gördüğümüz Erol Taş ile Ahmet Tarık Tekçe idi. Yani film sonralarında arkadaşlar ile konuşur iken bu adamları elimize geçirsek inanın taşlayarak öldürürdük. Her filimde yaptıkları kötülükler yeterince kızdırmaktaydı bizleri. Yine gazetelerin magazin haberleri şimdiki gibi bol haberde vermiyordu sanatçıların hayatlarından. Bu iki sanatçıya sadece bizler değil etrafımızdaki insanlarda kızmakta film başladığında

“Ahha! Koca kafalı adam gene çıktı” gibi ilk tepkilerini gösterirlerdi. Fakat kısa bir süre sonra bizim Ahmet Tarık Tekçe ile ilgili fikirlerimiz değişti biraz. Şöyle ki Tekçe komedi filmlerinde oynamaya başlayınca, “Gördünüz mü? Herhalde birilerinden dayağı yemiş olmalı ki şimdi düzelmiş, kötülük   yapmıyor artık” diyerek görüşlerini bildiriyorlardı. Yalnız benim unutamadığım bir olay da şuydu. O zamanlar siyah beyaz olan Türk filmlerinde genelde komedi ağırlıklı aşk filmleri vardı. Bu filmlerde oynayan oyuncular arasında beni en çok etkileyen Suphi Kaner denilen oyuncuydu. Bu oyuncu her şeyi ile etkilemişti beni ama, bir zaman sonra intihar ettiğini öğrendik. Üzülmüştüm daha sonraları da renkli filmler ortaya çıkınca bu tür filmler ortadan kalktı ve bizler seyretme imkanı bulamadık. Fakat yıllar sonra televizyonlarda bu sanatçının filmlerini izleme imkanı buldum. Allah rahmet eylesin. Zamanı gelmiş iken son bir sinema anısı da Rahmetli Babaannem ile ilgili idi. Dedem hep anlatırdı. Bir sinemaya gitmişler. Film başlayınca at üzerindeki  insanlar tam karşıdan gelmeye başlayınca babaannem kendisini yan tarafa atarak “Anacım! ezecekler beni” diyerek bağırıyor ve yere düşüyor oturduğu sandalyeden. Bildiğiniz gibi sinemaların koltukları yatarlı tiptedir. Komşulardan birisi ailesi ile birlikte sinemaya giderler bir akşam aile suaresine. Sinemaya girmeden önce dışarıda bulunan satıcılardan mutlaka birer külah çekirdek alınırdı sanki olmazsa olmaz gibi. Daha evvel sinemaya gidişlerde komşunun beyi oturulacak yere geldiğinde koltuğu düzelterek oturturmuş hanımı ama karısı bu koltuk düzeltme işlemini hiç fark etmemiş. Bu son defa gidişlerinde ise ne olduysa erkek koltuğu düzeltmeden hanımına “buraya otur” diyerek yer gösterip kendisi oturmuş. Normalde kalkık olan koltuğun üzerine kıçını yerleştiren hanım hafif bir hareket yapınca altındaki koltuk geriye doğru giderek kapanır pozisyon alınca kadın, koltuğu kırdığı endişesi ile kıpırdamadan oturmaya başlar. Hafifi bir hareketi ile koltuk arkaya doğru hareketlenince kadın korkudan ne yapacağını bilemez bir halde soğuk terler dökmekte imiş. Aklından geçenler ise daha da ilginç.

Ben koltuğu kırdım. Şimdi ışıklar yanınca sinema sahibi gelerek bize bağıracak” diye düşünmekte huzursuz olmakta imiş. Bu dehşetli dakikalar arasında kocasını kolunu yavaşça dürterek ”Meemeet! Kalk gidelim demekte imiş. Bu arada elinde tutmakta olduğu çekirdek külahı avucunun içindeki terden dolayı eriyip içindekiler dökülmeye başlamış. Çok sık olarak gidelim deyince kendini filime iyice kaptırmış olan kocası karısına dönerek “Ne oluyorsun yahu, film ne güzel seyretsene” derken bir bakmış ki karısı normalden yüksekte duruyor. Bana ben sen koltuğa neden oturmuyorsun diyerek elini uzatıp koltuğu düzeltince kadın bütün ağırlığı ile koltuğa oturunca derin bir Ohhh! çekerek yerleşmiş yerine ve filimi izlemeye başlamış. Daha sonra sinemadan çıkarak eve gelir iken kocası “bana bak neden ikide birde gidelim deyip duruyordun” deyince kadın koltuk ile ilgili macerasını anlatmış kocasına gülerek. Ben bu olayı yaşayanların ağzından birebir olarak dinleyip aktardım. Bizim o kadar çok hoşumuza gitmişti ki bu olay bahsedilen kişiler ile bir araya gelindiğinde mutlaka bir daha anlattırılırdı ayrı, ayrı olarak. O zamanki insanların sinemaya bakış açısını anlatmak için aktardım bu birkaç olayı. Sinemalarda oynayan filmler genelde siyah beyazdı o zamanlar. İlk başlarda aileler haftada bir defa mutlaka giderlerdi sinemaya. Haftada bir film değişir idi o zamanlar. Bu filmlerden hatırladıklarım ise, o zamanlar çok tutulan çeşitli köy filmleri ile kurtuluş savaşı ile ilgili tarihi film denilen türler. Yabancı filmlerden hatırladığım Amerikan Japon Savaşı ile ilgili yapımlar, Tarzan filmleri ve elbette ki kovboy filmleri v.s. Hele Tarzan’ın ormanda attığı naralar o kadar çok hoşumuza gitmişti ki kız erkek fark etmiyor mahalle arasında oynar iken akşama kadar Tarzan narası atardık “AAAaaAAaaaaAAAAAAA” diyerek. Bir zaman sonra Turist Ömer furyası başlayınca bu defa onun şarkılarını söylemeye başladık arkadaşlarla beraber.

“Turist Ömer derler benim adıma ,adıma

Bakmayanlar pişman olur tadıma

Amaniiiiiiiin

Sabahları   bir kadeh,

Akşamları beş kadeh !!!diye devam eden ve kendine özgü bir makamı olan bu şarkı hepimiz tarafından çok sevilmiş idi devamlı söylemekteydik mahalle arasında oyunlarımıza devam ederken. Çok daha sonraları sanatçılara göre filme gitme geleneği doğdu. İşte Eşref Kolçak. O zamanlar çok meşhur olduğundan Tarihi filmler, Aşk Filmleri ve avantür türü filmlerde aranan oyuncu idi. Hatta bir gün bir mahallenin içinden geçerken yolun üzerinde karşıdan karşıya konuşan iki kadından birisi komşusuna;

“Vallahi soğan ekmek yiiciiz. Eşref Kolçağı seyrediciiz” diyerek seslendiğini hatırlıyorum. Konu ne idi ve kadın neden böyle bir cevaba ihtiyaç duydu bilemiyorum ama herhalde kazanılan paranın azlığından şikayet ediliyordu ve buna karşılık cevapta ne kadar ilginç değil mi? O zamanki insanlar bu sinema olayına oldukça önem veriyorlardı. İnsanların tek büyük eğlencesi idi ve yine halk bu filimler ile eğlendiği gibi eğitiliyorlardı da. Dünyayı tanıyorlar gelişmelerden haberdar olmaktaydılar.

Bazen Tahta Köprü başındaki itfaiyeye babamın yanına giderdim. Akşama kadar kalırdım orada. Boş zamanı olunca babam bakkaldan aldığı boş yağ tenekesini keserek ona şekil verir ve Ördek Soba denilen bir soba yapardı. Bunu evde kullanırdık ama çok ince bir tenekeden olduğundan çok kısa bir süre içerisinde yanarak bozulurdu, babam bunu bildiğinden bir tane daha yapardı yeniden. Hemen karşımızda sinema var demiştim. Burada filmler başlayana kadar yüksek ses ile müzik çalınırdı sokağa doğru.Yine itfaiyeci olarak çalışan çok yaşlı biri vardı. Nuri dayı derdi herkes ve gerçekten çok yaşlı olduğundan yangına götürmezler ama her gün telefon nöbetini ona verirlerdi. Üstte üniforma, altta çizme, belde itfaiyeci kemeri kafada yine kırmızı itfaiyeci miğferi. O zamanlarda Zeki Müren çok meşhur idi ve bundan dolayı burada yani sinemada çok sık olarak şarkıları çalınırdı. İşte bu Nuri Dayı Zeki Müren’e çok kızardı kadın gibi giyiniyor diye. Ve ses tonunu da kadın sesine benzetip “Karı kılıklı çıktı gene diyerek” söylenirdi her zaman. Lütfen bu anlatımımdan sanat güneşimize hakaret ettiğimi falan zannetmeyin. Burada benim anlattığım sayın sanat güneşi değil rahmetli Nuri Dayıdır. Allah rahmet eylesin hepsine. Aradan oldukça bir zaman geçtikten sonra bazı kişiler edindikleri küçük film makinesi ki buna sanırım onaltılık diyorlar yine küçük bir jeneratör yardımı ile bu makineye enerji üretip vererek köylülerin toplandığı yerde film oynatıyorlardı. Burası okulun bahçesi olduğu gibi köyün durumuna ve pozisyonuna göre köyün ortak malı olan bir yerde olabiliyordu. Belirli bir sinema için kullanılan bir yer yoktu elbette. Kahveden getirilen sandalyelere seyirciler oturarak izlemekteydiler oynatılan filmi. Bu olay genelde yaz aylarında olduğundan açık havada oynatılır idi. Kış günlerinde ise genelde en büyük köy kahvesi kullanılmakta idi. Bu durumda bir seans kadınlara bir seansta erkeklere. Ne kadar demokratik bir ortam.

Bir gün itfaiyenin araçları boyanacaktı bunun için Çanakkale’de meşhur boyacı ressam “Jackson” Cakson denilen kişiyi (Necmi Yorulmaz) araçları boyamak için görevlendirmişler ve oda hazırlıklarını yaparak burada çalışıyordu yanındaki çırak ve kalfaları ile beraber. Tanıyanlar bilecektir Cakson denilen bu kişi çok güzel resim yapardı. Sadece boyacı diyerek geçiştirir isek gerçekten Cakson’a haksızlık etmiş oluruz. Aslına bakarsanız Cakson denilen kişi renkli yaşantısı ve kimliği ile başlı başına bir yazı konusudur. Bulunduğu ortama neşe saçan kişiliği hazır cevaplığı ile oldukça sevilen birisiydi. Onun olduğu ortamda bulunmak ayrıcalıktı insanlar için. İşyerlerine tabela hazırlardı. Ama bu tabelalar o zamanlar tamamen elde resmedilip boyanarak yapılırdı el emeği göz nuru olarak. Kadın giyimi satan mağazaların kapı girişleri üzerlerine iş yerinin adını gösteren yazılar konur iken bu mutlaka bir güzel bir kadın resmi ile süslenirdi. Resmi yaptıran eğer özellikle bir sanatçı resmi istememiş ise Cakson bu kadın resmini hayalinden yaratarak çizerdi. Hatta bir tabela resim çalışmasından ve yerine asıldıktan belirli bir süre Çanakkale’de görev yapan subaylardan birisi gelerek burada herkesin göreceği bir yere “benim karımın resmini yaparak koyamazsınız” diyerek oldukça sert bir ifade ile tavır koymuş. Cakson’un, yaptığı resmi değiştirmek zorunda kalıp olayı kapattığını, etrafındakilere anlatır iken bende duymuştum birinci ağızdan. Bu anlattığım başkasından duyma değil tamamen kişinin kendi ağzından duyduğum şekilde aktarılmıştır. Her şeyi ile bambaşka bir insan olup herkes tarafından sevilen birisi idi. Biz gene kaldığımız yerden anlatmaya başlayalım. Nuri dayı devamlı nöbette olduğundan telefon sehpasına dayanarak uzun süre öyle kalırdı. Bu arada Cakson elindeki yağlı boyalı fırça ile acele olarak Nuri dayının resmini karikatürize ederek herkesin görebileceği duvarlardan birisine yapıverirdi çabucak. Nuri dayı bunları görünce resminin yapılmasından dolayı çok fazla kızarak etrafa söylenir dururdu. Bu arada birazda küfür ederdi tabi. Birazı bir tarafa bırakmak gerekir ise okkalı bir küfür ederdi eskilerin tabiri ile. İşte Nuri dayıya bu küfrü ettirmek için çok sık yaparlardı bu şakayı. Okkalı bir küfür sallayınca Nuri dayıda rahatlardı, şakayı yapanlarda. Etrafta olayı gülerek seyredenlerde. Bu şakalaşmalar devam eder dururdu gün boyunca. İtfaiyeye babamın yanına gittiğim zamanlarda bazen onların faaliyetlerine bende katılırdım. Yaz günlerinde akşam üzerleri itfaiye aracı olan Arazöz ile yolların sulanma işlemine giderdik. Araçta bir şoför ile birde görevli olurdu. Babam olduğunda yanına beni de alır sulama yerine gelindiğinde suları benim açmama izin verirlerdi. Ben de kolu çekerek suyun hızla akmasına olanak tanırdım. Arabanın önünden yelpaze şeklinde fışkırarak akan su havaya yayılan nemli toprak kokusu ile hoş bir manzara oluştururdu. Şimdi bu işlemi yapan bir araç görünce hemen taaa o çocukluk günlerime dönerim hala.

(Devam Edecek)

2.149 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (18) “1960’lı Yıllarda Dini Bayramlar “ 02 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (17) “Yıllar Önce Arkadaşlarım İle Yaşadığım Anılar ” 26 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (16) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Sarıçay Kenarındaki Domuz Çiftliği” 19 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (15) “1960’lı Yıllarda Kelebek Lakaplı Hırsız” 12 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (14) “1960’lı Yılların Yılbaşı Günleri ve Ramazan Ayları” 05 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (13) “1960’lı Yıllardaki Sel Felaketi ve Çocukluğumuzun Oyunları” 28 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (11) “Çanakkale’de Hayırlar” 14 Haziran 2020