YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
05 Temmuz 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (14) “1960’lı Yılların Yılbaşı Günleri ve Ramazan Ayları”

Çanakkale’de Barbaros Mahallesi’nde Sarıçay üzerinde yer alan ve çarşı içerisine gitmek amacı ile kullandığımız o zamanların adı ile “Ayak köprüsü” daha sonra “Tahta köprü” veya daha sonrada “Küçük köprü” denilen köprü ilk hatırladığım zamanlarda çayın üzerine çakılmış olan ağaç kazıklara tahtalar çivilenerek bir köprü yapılmıştı. Bu köprü çok basit bir şey olup şimdiki köprünün olduğu yerde idi ve duvar üzerinden bakıldığında baş tarafları daha yüksek, ortaya doğru ise alçalarak ilginç bir manzara oluşturuyordu. Yanlarında korkulukları olmadığı gibi üzerinde yürümeye çalıştığınızda tahtalar kayarak veya sallanarak sizlerin dengesini bozmakta idi. Fakat kış günlerinde yağmur sonrası soğuk rüzgar estiğinde buradaki tahtalar buz tutarak kayganlaşıp oldukça tehlikeli bir ortam yaratmakta idi. Çünkü köprünün baş tarafları yüksekte kaldığından buralara hafifte olsa tırmanmak gerekiyordu ama buz tutmuş tahtaların üzerinde bu oldukça zor olmaktaydı. Yağan en küçük yağmurda su yükseldiğinden köprü hemen yıkılarak gidiyordu. Daha sonraları bu köprüyü demirden yaptılar oldukça iyi olmuştu ama sular yükseldiğinde köprünün ayaklarının altı oyularak köprü yan yatmakta, üzerindeki tahtalar sele kapılarak gider dolayısı ile köprü bozulmakta idi. Sular çekildikten sonra bu köprünün demir iskeletinin üzerinden karşıya geçmeye çalışarak orta okula giderdik. Nedense büyük köprüden dolaşmak oldukça zor gelmekteydi. Daha sonra bu günkü halini alarak oldukça sağlam bir hale geldi. Bu köprünün civarında uzun seneler aklımda kalan bir konuda şuydu. Şimdiki caminin tam karşısında tel örgü ile çevrilmiş bir boş alan vardı. Burada çok yüksek bir yığın ile kemikler dururdu. Nereden gelirler kimler getirirdi bilmem ama dayanılmaz olmasa bile gene de etrafa kötü kokular yayıp gelip geçeni rahatsız ediyordu. Bu kemiklerin burada biriktirilerek daha sonra İstanbul’daki fabrikalara satıldıklarını söylerler idi. Zannediyorum bunlardan tutkal yaparlar imiş. O kemik yığınları hala gözümün önündedir. Önce üzerlerinde kırmızı et kalıntıları var iken daha sonraları bunlar kokarak siyahlaşır ve başka renk alırlar idi. Etrafı tel örgü ile kapalı olduğundan sanırım şahıs malı idi. Şimdi burada bir bina var. İnsanlar burayı ikamet etmek için kullanıyorlar artık ama burayı her görüşümde hala o kemikten meydana gelmiş olan tepecik ile o berbat kokuyu hissederim. Ne yapayım elimde değil.

Günler geçince yukarıda anlattığım eniştem ile teyzem yine bize gelmişlerdi. Oturup konuşur iken “yahu bak yılbaşı geliyor sen şu hindi meselesini hallet bakalım dediklerinde; Eniştem. “Ya abla fakirin yüzü ne zaman güler ki kümeste kapalı kalan hayvan sel gelince dışarıya çıkamamış kapısını açıp çıkarmak kimsenin de aklına  gelmemiş ve hayvan boğularak ölmüş” dedi. Yılbaşında hindi yemek bize nasip olmamıştı. Yine o günlerin ağzı ve inancıyla yılbaşında hindi yemek çok büyük günahmış. Çünkü bu gavurların bayramı imiş ve eğer bizde yersek gavur olurmuşuz. Ne alakası var ise inanç böyleydi. Gerçi bu günlerde bunlara artık kimse inanmıyor. Herkes Kuranı Kerim’i okuyarak neyin doğru neyin yanlış olduğunu çok iyi biliyor. Azime teyzem ile Süleyman eniştemlerin bende ayrı bir yeri var. Annemden çok az küçük olduğundan iyi anlaşıyorlardı. Bizim mahallede arka yol üzerinde bir çiftlik vardı. Adı da sanırım “Çıtakların Çiftliği idi. Çıtak soy isimleri veya lakapları idi galiba. Fakat bu isim konusunda kesinlikle emin değilim. Yalnız Çıtak diye birileri var ama bana bu isim hemen bu çiftliği hatırlatıyor. Büyük taş bina idi. Bu meselede daha sonraki araştırmamda Çıtak denilen kişilerin bu çiftlikte çalışan kişiler olduklarını öğrendim ama, yazının başını değiştirmedim. Aklımda kalanlar ile doğrular arsındaki fark kıyaslanabilsin diye. Buradaki evlerinden aklımda kalan yazın içerisinin çok serin olmasıydı. Sık,sık bir araya gelirdik. Bu taş binanın hemen yan tarafında mermer taştan oyulmuş kocaman bir dibek vardı, zamanı gelince anlatırız.

Bizim evin arka tarafında kalan Şefika teyzemin evine toplandık bir akşam. Tombala oynandığına göre mevsimlerden kış ve Ramazan olmalıydı demek ki. Bende okula gidiyorum ki sayıları takip edebiliyorum. Ramazan gecelerinde mutlaka tombala oynanırdı. Bunu oynamak kadar torbadan numaraları çekmekte başlı başına bir macera idi. Bazıları elini torbaya sokarak monoton bir hareket ve ses ile numaraları çekerek okurdu ama bazıları var ki bu numara çekme okuma işlemlerini adeta bir gösteriye dönüştürür ve herkesin üzerindeki uyuşukluğu aldığı gibi oyuna ilgiyi de artırırdı. Numaralara bazı değişik isimler takarak okurdu aynen 90 sayısına Rampapa dediği gibi. Numaraları çeker iken espriler ile süsler sayıları uygun yerlere yerleştirir ve aynı zamanda kendi elini de takip ederdi. Bu arada elindeki karta gerekli sayılar gelmediğinde ve kart üzerindeki numaralar açık olarak durduğunda kendisine sayıların gelmediğini anlatmak için “boş arsa var” diyerek espriyi patlatırdı. Bu oyunlar oldukça popülerdi o günlerin Ramazanlarında. Zaten başka eğlence araçları da yoktu ki. Yine bu Ramazan akşamlarında bazı kahvehanelerde erkeklerin toplu halde tombala oynadıkları anlatılırdı. Ramazan yaz gününe geldiğinde bazen Avcılar Kulübünde olduğu gibi Çamdal denilen yerde aynı şey yapılırdı. Bunların ikramiyeleri ise oldukça yüksek idi. Daha sonraki yıllarda burada oynanan tombalalarda insanlara araba verildiğini duymuştum. Bu tombala oyunlarında burma bilezik falan vermek hafif kalmaktaydı diğer verilenlerin yanında. Ramazanı’da kumara çevirdiler yani sizin anlayacağınız. Tombala oynanır iken bir yandan da mevsim meyveleri yenir, kaynamış  veya patlamış mısır mutlaka olurdu. O zamanlar mısırı (darı) telden yapılmış bir alet içerisinde patlatırlar idi. Çok sonraları mısır bir tencerenin içerisine konulup üzerine tuz ve yağ dökülerek patlatılmaya başlandı. Çok daha farklı bir lezzet olmuştu. Artık genelde bu şekilde yapılmaya başlanmıştı. Birde yazdan hazırlanan ve “KAK” denilen kurutulmuş meyveler olurdu ve bunlar değişik bir koku ve lezzette olurdu. Bu oyunlar oldukça geç vakitlere kadar sürerdi hele hafta sonu ise mutlaka sahura kadar devam eder yemekten sonra yatılırdı. Biz çocuklar bunu bekleyemez, bir köşede kıvrılır uyurduk ve ancak yemekler hazır olup sofraya oturulacağı zaman uyandırırlar idi bizleri. Bir başkaydı o zamanlar bu Ramazanlar. İşte bu oyunlara bende katılırdım ama hiç kazanamazdım. Böyle bir oyun yani tombala oynanan gecede hiç kazanamadım ve oldukça darıldım oradakilere çocukluk işte. Biraz sonra oyuna küsüp divanın üzerine yatarak uyumuşum. Annem derki; “O akşam bir yattın. Tam altı ay sonra kalktın” Daha evvel bahsettiğim hastalıklarım hep bu zamanda arka arkaya gelmiş. O günden beri bu tür oyunları hiç sevmem. Oynamam. “Ne alakası var?” diyeceksiniz. Bende bilmiyorum ama isterseniz tesadüf deyin. Bu yaşlarda çok uzun bir süre hastalıklar ile uğraştım. Bütün kemiklerim sızlıyordu. Ailem beni doktora götürdüğü gibi buradaki ilaçlardan herhangi bir fayda göremeyince hacı hoca gezdirip durmaktaydılar. Artık ilaç yutmaktan ve iğne olmaktan bıkkınlık gelmişti. Belirli bir yaşa gelince bu rahatsızlıklarım bitti. Ne iyi geldi bilmiyorum. Çok uzun yıllar sonra aynı rahatsızlığım tekrar baş gösterdi.

Daha evvel anlattığımız gibi ilk okul sıralarında iken bacaklarımdaki bir rahatsızlık dolayısı ile oldukça zor günler geçirmiş idim. Yıllar sonra tekrar bu hastalık baş gösterdi ve ben tekrar oldukça zor günler yaşadım. O zaman askeri okulda okumaktaydım ve hastalandıktan sonra bir seneye yakın aralıkla ile tedavi gördüm. Hastalık biraz iyileşir gibi olup çok kısa zaman içerisinde tekrar beni ıstıraplar içerisinde bırakıyordu. Kısa süreli bir izin için Çanakkale’ye gelmiştim. Kilitbahir’e indiğimiz zaman esen şiddetli lodos yüzünden boğaz kudurmuş bir şekilde çırpınmaktaydı kocaman dalgalar içinde. Neyse çok zor bir motor yolculuğu ile karşıya geçmeyi başardık ama iskeleye gelemeyen motor bizi su iskelesi denilen yere çıkardı. Dışarıda o kadar çok fırtına vardı ki eve gitmek için taksi bile bulamayarak kordon boyundan eve kadar yürümüştüm elimde koca valizi rüzgarda savurarak. Neyse eve gelip yattıktan sonra sabahleyin kalktığımda bacaklarımın daha doğrusu ayak bileklerimin şiş bir hale gelerek beni yürüyemez getirmesi ile şaşırdım. Zaten gece iskeleden eve gelmekte iken ayaklarımda ağrı ve acı hissetmeye başlamıştım. Sabah olunca yürümekte oldukça zorluk çekiyordum ki, babam koluma girmek zorunda kalmıştı. Evde telefon yok ki bir taksi çağıralım. Yakınlarda da yok en yakın taksi durağı koca köprünün çıkışında. Zaten oraya taksi çağırmaya gittikten sonra doktora varmış oluyorsunuz. Neyse biz yavaşta olsa yürümekte iken yolda arkadaşım Hasan denk geldi ve hemen koşup koluma girerek bana oldukça destek olmuştu yürümekte. Doktor Firuz beyin muayenehane olarak kullandığı yere gelmek oldukça zor olmuştu benim için acıyan ayaklarım ile. Burası da Tahta Köprünün başında, itfaiyenin karşısında bir yerdi. Yani oldukça uzak olmayan bir yer değil ama bende iş yok. Neyse Dr. Bey gelerek ne olduğunu sordu ve ben anlatmaya başladım.Beni dinledikten sonra kollarımı ileriye doğru uzatarak yumruklarımı sıkmamı istedi ve “böyle yapınca dirseklerimde bir acıma var mı?” diye sordu. Evet vardı. Daha sonra topuklarımı sandalyenin ayaklarına vurmamı istedi bunu yapınca “yine acıdı mı?” diye sordu Benden “evet” cevabını alınca “tamam” diyerek reçeteye ilaç yazdı. Eskiden doktorların muayenehanelerinin içerisinde kendilerine ait eczaneleri de olurdu. İşte oradan çıkardığı iki adet hap vererek orada yanında bunları içmemi istedi. Bu arada babamı daha evvelden tanıdığı için sohbet etmeye başladılar. Babam benim denizci askeri okulda okumakta olduğumu söyledi gururla doktor beye. Bunun üzerine doktor bey hemen kendisi üzerinde etki bırakmış bir olayı hatırlayarak anlatmaya başladı. Yaklaşık olarak bir yıl evvel bu okuldan bayram izini için Çanakkale’ye gitmek için okulda bulunan arkadaşlar ile toplanarak bir otobüs tutmuştuk. Saati bize göre ayarlı olduğundan çok rahat bir yolculuk olacağını bilmekteydik. Tam dolu değildik ve araçta boş yerler vardı. Topkapı oto garında toplandık ve yola çıkmak üzere iken muavin yanımıza gelerek iki adet bayan yolcunun otobüs bulamadıklarını ve öğrenci olup Çanakkale’ye gitmek istediklerini söyleyip “alalım mı?” diye sorunca tereddütsüz aldık hemşerilerimizi. Kısa süre sonra iki adet erkek yolcuda binmek isteyince onları da alarak devam ettik yolculuğa. Eğlence ve şamata arasında yolculuk devam etmekte iken arka taraftan gelen bir çığlık sesi ile hemen o taraf koştuk. Kız öğrencilerden birisi sinirden ağlamak üzere bağırmaktaydı arkasında oturan iki erkek yolcuya sarkıntılık ettikleri için. Serde denizcilik var tabi, Hemen olaya el koyarak çözümü hep birlikte ürettik. Yalnız biz modern insanlar olduğumuz için her şeyi demokratik olarak çözme yoluna gideriz. Bu terbiyesizliği yapanlara “önce kızlardan özür dileyin daha sonrada sizleri bu dağ başında dövelim mi? yoksa bırakalım mı? diyerek seçimi kendilerine bıraktık. Kendileri burada yani dağın başında bir yerde (Koru Dağı) inmeyi uygun gördüler bizde kendilerini kırmayarak el birliği ile yardım ettik araçtan inmelerine sevgi!!!! dolu tekme tokatlar arasında. Kızlar hepimize teşekkür ettiler ve yolculuğumuza tekrar başladık ama. Gene de biraz canımız sıkılmıştı. Neyse Çanakkale’ye vardık ve olay kapanmıştı. İşte bu kızlardan birisi Dr. Firuz beyin kızıydı ve anlatmak istediği olay buydu. O kişilerin bizler olduğunu ve aracımızda misafir olduklarından korumak zorunda olduğumuzu belirtince Firuz beyin çok hoşuna gitti. Bir zaman sonra oradan ayrıldık ama benim eve kadar yürüyecek halim yoktu bacaklarımın ağrısından. Hasan beni alarak daha evvel zaman içerisinde bazen takıldığımız ve Horozcular Kahvesi denilen yere götürdü. Orada oturup anlattık, eskilere döndük. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum ama ben artık kendimi biraz iyi hissedince eve döndük yürüyerek. Daha sabahleyin iki kişinin yardımı ile yürümekte iken inanır mısınız ben o akşam üzeri bisiklete binerek öyle dolaşmaya başladım mahallede. İlaçlarımı birkaç tur kullandıktan sonra bir daha böyle bir rahatsızlığa yakalanmadım Allah Dr. Firuz Alpkireç beyden razı olsun. Şimdi anlatmadan geçemeyeceğim ilgili bir acı olayda aktarmak zorunda hissetmekteyim kendimi. Hayatın güzelliği yanında acımasızlığını görmek açısından aktarmayı uygun görerek anlatmaya geçelim. Bu doktora muayene olayı üzerinden uzun bir zaman geçmişti. Bir elime aldığım bir gazetede bütün Türk halkını üzüntüye boğan acı bir olayın haberini okumuştuk. THY bağlı bir uçak Isparta yakınlarında dağa çakılarak düşmüş bütün mürettebat ile birlikte yolculardan da kimse kurtulamayarak ölmüştü. İşte burada görevli olan hostes kızlardan birisisin fotoğrafı çekmişti dikkatimi. Ben bu resimdeki kişiyi daha evvel görmüştüm ve tanıyordum. Haberin altındaki yazıyı okuyunca kazada ölen kişinin Dr. Firuz beyin biricik yavrusu, canından kıymetli kızı olduğunu anlamıştım. Gerçekten ama gerçekten çok üzüldüm hem genç yaşta toprağa giren kız için, hem de acıların en büyüğünü yaşayan olarak babası doktor bey için. Ne yapalım Allah’ın takdiri böyle imiş diyerek rahmet dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Dönelim gene olaylara kaldığımız yere.

Akşamları genelde akrabalar ile sık olarak bir araya gelinirdi. Burada genelde günlük olaylar ile dini olaylar konuşulurdu. Bu olayda daha çok başka bir ağızdan dinlenir, ondan sonra burada toplananlara aktarılırdı. Evde duvarda asılı olan kocaman bir Kuranı Kerim vardı. Özel bir muhafaza içerisinde duvara asılı olarak dururdu. İçinde ne olduğunu bilemezdik. Dokunmamız hatta onun bulunduğu odada oynamamız bile yasaktı. Çok günahmış. Biz de korkumuzdan dokunamazdık. Sadece en büyük nine eline alır kalın camlı gözlükleri ile okumaya çalışırdı. Gazete pek yoktu. Daha doğrusu eve alınarak her gün okunduğu yoktu. Babam İtfaiyede görevli olduğundan orada her gün gazete alınırdı ve okunurdu. Birde büyük nine Ramazanda bizlerin oruçlarını satın alırdı. Sahurda yemek yedikten sonra oruçlu olurduk. Öğleyin koca nine bize para vererek orucumuzu satın alır bize yemek yedirir ve “tekrar oruç tutun, akşam iftar da onu da satın alacağım” der bizde tekrar oruç tutardık. Çocukları oruca alıştırmak için güzel bir yöntem. Bu arada bizler evin içerisinde biraz yaramazlık yaptığımız zaman; bak böyle yaparsan orucun sakatlanır. Sonra koca nine sizden satın almaz sakatlanmış orucunuzu” diyerek bizleri korkuturlardı. Bizde aman orucumuz sakatlanmasın günaha girmeyelim diye sessizce otururduk bir köşede. Bu arada bizlere çeşitli dini hikayeler de anlatılırdı. Bazen de normal masallar anlatılırdı büyüklerimiz tarafından bizleri oyalamak için. Bu hikaye genelde Tembel Aamet (Ahmet)in hikayesi idi. Tam olarak, masal anlatmaya başlayanların söylediği tekerleme ile başlayarak anlatırlardı da; pirenin nasıl berber olduğunu bir türlü anlayamazdık. Bilirisiniz masal anlatmaya başlamadan önce söylenen tekerlemeyi. Hani şöyle başlar: “Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken” diye anlatmaya başlarlar hikayeyi ve içerisinde kah korkunç canavarlar kah aptal insanlar gibi nesneler olur bazı yerlerini üzülerek bazı yerlerini de gülerek komedi havasında aktarırlar ve en sonunda masalı “onlar erdi muradına, biz çıkalım kiremidine(kerevetine)” diyerek bitirirler ve bize de yatağa girerek uyumak kalırdı daha sonra. Bu hikayede geçen anlatılan olayları, daha sonraları Kel oğlan hikayelerinin içerisinde buldum kitap okumaya başlayınca.

Komşulardan duyduklarımız veya büyüklerimizden dinlediğimiz hikayeler ile bilgimizi artırmaya çalışırdık. Anlatılanları, aklıma geldikçe konuya uygun yerlerine koyarak anlatmaya devam edeceğim. Örnekleme açısından iyi olur inancındayım. Anlatılanlardan birisini hemen aktarmak gerekir ise; Bir gün 18 Mart Bayramından hemen sonra yoğun olarak konuşulan bir konu bayağı dikkatimi çekmiş olacak ki aktarmak istedim. Asıl amacım o tarihlerde insanların neler konuşup yaptıklarına örnek vermek. Çanakkale’ye bir Başgedikli (Astsubay) tayin olmuş. Oturmak için bir ev arar iken ucuz bulduğu bir eve taşınır. Evi tutar iken ev sahibi bu evi kimsenin tutmak istemediğini, çünkü evde oturanların bazı şeyler gördüğünü söylediğini anlatır. Başgediklide “ben böyle şeylere inanmam” diyerek evi tutar ve yerleşir. Günlerden bir gün gece yarısı Astsubayın yattığı odanın kapısı açılır ve eşikte başı olamayan bir hayalet görünür. Astsubay arkadaş önce ne yapacağını bilemez ama yataktan kalkıp o tarafa yürüyünce hayalet arkasını dönerek yan tarafa doğru yürür ve kaybolur. Adam gittiğini düşünerek yatağında bir vakit oturur ve sonra yatar. Aradan geçen birkaç günden sonra gene bir gece aynı olay gerçekleşir. Astsubay yataktan kalkarak takip için o tarafa doğru yürür. Hayalet sessizce tuvalete gider ve orada kaybolur. Sabah olunca Astsubay hemen birlikten birkaç asker getirerek tuvaleti kırdırır ve kazdırmaya başlar. Kuyu bulunarak temizlenir ve kazmaya devam edilir. Bir miktar daha kazdıktan sonra toprakta yatan ve başı olmayan bir iskelet bulunur. Etrafı iyice temizlenerek tekrar gömülür fosseptik kuyusu başka bir tarafa açılarak tuvalet o tarafa taşınır ve bir daha hayalet görünmez. Bu tür ve bunlara benzeyen hikayeler sıkça anlatılır idi. Genelde konuşulan konular ya dini hikayeler yada sonucu mutlaka dini bir olaya bağlanan olaylar anlatılırdı. Bizim evdekiler ve akrabalarımız dindar ama sofu insanlar değildi. Ama o zamanlar bu tür konular çok gündemde oluyordu ve konuşuluyordu. Konuşulan konu dışarıda her yerde konuşulan konulardı ve bu duyulanlar akşam bir araya gelindiğinde anlatılırdı diğerlerine. Çanakkale savaşlarından çok bahsedilirdi. Buradaki kahramanlıklar köy veya kasabalardan gidenlerin anlattıkları yada onların geriye dönemeyişlerinden bahsedilirdi. Mesela yeni evlenen bir çift düğünden üç gün sonra, damat Çanakkale’ye savaşa gider ve kendisinden bir daha haber alınamaz. Gelin bu üç gün içerisinde hamile kalır ve doğan çocuğuna da kocasının adını koyar ve bir daha da evlenmez. Bu ve buna benzer hikayeler çok sık anlatılırdı. Hikaye aynı ama olayın bu defada damadın Kore savaşına gitmek zorunda kalışı olarak anlatılırdı. İlkokul öğretmenimiz Mustafa Beyden aktarayım. Savaşta bir grup asker baskın sonrası kuytu bir yere oturmuşlar dinlenmekteler. Bu arada birisi başının üzerindeki kuvvetli bir ses ile birlikte patlamanın tesirinden yere yıkılarak kendinden geçiyor. Bir zaman sonra kendine geldiğinde etrafında kendisinden başka hiç kimsenin sağ kalmadığını görüyor. Bu hikayeyi öğretmenimiz Bayramiç’in köylerinden birisinde kahvede yaşlı birinin ağzından o kişinin kendi hatırası olarak dinlemiş. Sonrada okulda bizlere aktarmıştı. Bunlara benzer daha bir çok hikayeler vardı anlatılan. Meşhur Seyit Onbaşı hikayesi anlatılırdı ama daha başka olaylar vardı içerisinde. Savaş anında bizim kuvvetlerimize komuta eden yabancı subaylar varmış. Savaşın en kızgın anında yaklaşmakta olan gemilere ateş açılmış, ama hiç birisi isabet etmiyormuş. Sebebi de bu yabancı (o zamanki ifade ile gavur komutan) askerlere topu ateşlemeleri için emir verir iken hep yanlış nişan alarak Türklerin cephanelerini bitirmek istiyormuş. Son mermi kaldığında Seyit Onbaşı bu komutanın emrini dinlemeyerek son mermiyi kendisi kucaklayıp yüklemiş ve yine kendisi nişan alıp ateşleyerek yaklaşmakta olan geminin bacasından içeriye düşürüyor koca mermiyi. Bu merminin geminin karnında patlaması ile en büyük savaş gemilerinden birisi tek mermi atışı ile batırılmış oluyor. Dünyada ilk defa. İşte bu gemiye “Yarım Dünya” diye hitap ederlerdi büyüklüğünü ifade etmek için. Bir mermi yarım dünyayı batırdı derlerdi. Şimdi bu olayda Seyit Onbaşı tek başına kocaman mermiyi yüklemesi ile Yarım Dünyanın battığı gerçek ama o gavur komutan hikayesi de ne kadar doğru onu da sizlere bırakıyorum araştırarak bulmanız için. Aslına bakılır ise anlatılanların çoğu kesinlikle doğru ama başka olaylarda bu anlatılan Seyit Onbaşı hikayesinin içerisine sokularak anlatılmıştı.

Bu arada Nusrat Mayın Gemisi ile ilgili anlatılanlarda oldukça ilginçtir. Düşman gemileri boğazda mayın taramalarını yaparak ortamı emniyete aldıktan sonra harekata başlayacakları sırada Nusrat Gemisi yüklediği mayınları boğazın karanlık sularına bırakmak için yola çıkıyor. Boğazda “yedi düvelin gemileri olduğu halde nasıl oluyor da hiç birisi bu gemiyi göremiyor. Bu olayda da ilahi bir kudret var mı yok mu?” diye anlatırlardı büyükler. Sahilden karanlık sulara doğru bakan bir yaşlı dede bu gemiyi takip etmekte iken diğer gemilerden Nusrat'in üzerine doğru bir ışıldağın geceyi bölen bıçak keskinliğindeki ışıklarının geleceğini anlayan dede eli ile bu ışık huzmesini alıp başka tarafa atar gibi bir hareket yapmış. İşte tam bu sırada düşman gemisinin ışığı başka tarafa yönelerek Nusrat Gemisini karanlıklar içerisinde bırakmış. Gerisini biliyorsunuz. Dökülen mayınlar Karanlık Limanın karanlık sularına gömdü düşman gemilerini. Anlatılan konuşulan böyle idi. Bende sizlere aktardım. Şimdi bana olmaz böyle şey demeyin. Benim burada aktarmak istediğim konu dedenin ışıkları alıp başka tarafa atması değil büyüklerimizin konuştukları konular idi. Gerçi ileride anlatacaklarımın daha sonra gerçek olduğu ispatlandı ya olsun. Benden aktarması. Gerisi sizlere kalmış. Eğer Nusrat ile ilgili gerçekleri okursanız düşman gemilerinin ışıklarının Nusrat gemisinin hemen yanına kadar gelerek tam onu aydınlatacağı sırada başka tarafa yöneldiğinin anlatıldığını görürsünüz. İşte bu anlatılanlar çok uzun yıllar sonra ispatlandı. Bunlar bir şey değil daha neler göreceksiniz.

Devam edelim anlatmaya. Bir de savaş anında evliyaların yardım ettiklerinden bahsedilir. Beyaz siluetleri ile savaş meydanında dolaşarak düşmanlar tarafından atılan top mermilerinin yönlerini değiştirdiklerini anlatırdı. Düşmanlar savaş anında en çok Türklerin Halva, Halva (Allah, Allah) diye bağırmalarından birde “yeşil sarıklılarından korkuyoruz “demişlermiş miş!!!!!”! Şimdi yine o günlerde anlatılan bir olayı aktarayım da gerisine siz karar verin veya ister inanın ister inanmayın. Savaşın çok kızıştığı bir zamanda ki bu savaşın en kızgın anını anlatmak için şimdi adı “Kanlı dere” olan dereden su yerine kıpkırmızı kan akmaktaymış. Bu derenin civarında ölen ve yaralananların sayısını siz hesaplayın artık. Yaklaşık olarak beş yüz bin insanın kayıp ve ölü olduğu savaşta yaralananların sayısını siz düşünün artık. Bunların sonucunda da toprağa dökülen kan miktarını hesaplayın diyerek yaklaşık rakamlar vermeye çalıştım. Savaş iki taraf arasında çok kayıp verilmesine rağmen gene de dengeli olarak sürmekte iken yan taraftan tepelerin üzerinde saldırıya geçmeye hazırlanan bir düşman birliği görmüşler. Hemen içinde bulunulan durum göz önüne alındığında bu birliğin saldırısı ile denge tamamen bozularak üstünlük düşmanların eline geçecek ve bütün direniş boşuna olacak. Askerlerin arasında dolaşarak onlara gayret vermeye çalışan ak saçlı bir ihtiyar bu durumu görerek olayın ciddiyetini anlayarak : “Eğer bu karşıda gördüğümüz düşman birliği saldırıya geçer ise bu cephe düşer ve Vatan elden gider” diyerek kurtuluş için dua etmeye başlıyor. Kıble tarafından o zamana kadar hiç görünmeyen beyaz bir bulut bir anda tepenin üzerinde beliriyor ve yavaş, yavaş tepenin üzerine doğru alçalmaya başlıyor. Bu arada hücuma kalkmış olan Düşman Birliği mecburi olarak bulutun yani sis tabakasının içine giriyor. Fakat ne gariptir ki, bulut çok büyük olmamasına rağmen bir uçtan giren askerler öbür taraftan çıkmıyor, saldırıda bulunan düşman askerlerinden en sonuncusu da bulutun içine girdikten sonra bu beyaz bulut yavaşça havaya yükselmeye başlıyor. Yeterince yükseldikten sonra da Kuzey tarafına doğru düz bir şekilde uzaklaşıyor. Bu olayı seyretmekte olanlar, bulut kalktıktan sonra orada bulunan düşman askerlerinin ayağa kalkarak saldırıya geçeceklerini bekliyorlar ama biraz bekleyip etrafı kontrol ettiklerinde bu düşman birliğinden hiçbir iz bulamıyorlar. Siz şimdi bu olaya ister inanın, ister inanmayın. Bu arada savaş heyecanı ve Türklerin eşsiz zaferinin heyecanı ile bu olay unutulmaya başlıyor ta ki İngiltere savaş sonrası kayıtlarını inceler iken bir bölüğünün eksik olduğunu fark edene kadar. Aradan uzun yıllar geçince biz gençlerde bir kitap okuma hastalığı başlamıştı. Çeşitli kitaplar okumakta iken bir arada uzay ile ilgili kitaplara merak sarmıştım. Bu tür kitapların içerisinde ilk olarak başlayan o zamanlar çok meşhur olan “Tanrıların  Arabaları” isimli kitaptı. Bunu okuyunca bu konu ile bir çok kitapların okunması birbirini takip etti. İşte bunlardan birisinde bana yıllar evvel büyüklerimin anlatmış olduğu o zamana göre dini bir hikaye havasında anlatılan olayın gerçek olduğunu öğrenince ne yapacağımı ne edeceğimi şaşırdım. İnanmaz gözler ile aynı konuyu defalarca okudum. Evet aynen benim büyüklerimden dinlediğim olaydı bu. Hem de birliğin adı sayısı ve bulundukları konum arz ve tǖl olarak verilmekteydi. Olay kısaca şöyleydi: Savaştan sonra İngiliz savaş bakanlığının yaptığı bir araştırma sonucunda bir Askeri Birliğin tamamen kayıp olduğunu fark ediyorlar. Türk makamlarında bu Askeri Birliğin esir olduğunu zannederek bu konuda bilgi istiyorlar. Fakat Türk makamları, kayıtlarında böyle bir Askeri Birlik olmadığını bildirerek ikili çalışma ile araştırmaya karar veriyorlar. Yapılan çalışmalar sonrasında Askeri Birliğin bulunduğu ve hücuma kalktıkları yerin tarih ve saat olarak kayıtlarda olduğunu ve daha sonra haber alınamadığı belirleniyor. Daha sonraki etraflıca yapılan soruşturma sonucunda benim yukarıda anlattığım olayı gören Türk ve İşgal kuvvetleri içerisinde bulunan çeşitli Milletlerden insanlarında gördükleri bu olay gündeme gelerek kayıtlara geçiyor. Benim anlattıklarım aynen aktarılıyordu bu belgelere dayanılarak. Sadece benim bahsettiğim ak saçlı dededen bahsedilmiyor. Çok uzun seneler sonrasında bir 18 Mart Çanakkale Zaferi ile ilgili bir belgesel de bu konu gündeme getirilerek İngiliz Yetkili Makamlarına sorularak cevap arandı. Olayı yaşayan İngilizlerin ağzından aktararak anlattılar. Buna Norfolk Alayı demekte İngilizler. Başında dediğim gibi ister inanın, ister inanmayın. Ama yukarıda anlatılan olayın bütün belge ve kayıtları İngiltere donanma arşivlerinde mevcut.  Bahsedilen olay Suvla koyu Tekke tepe denilen mevkide (60.tepe) gerçekleşiyor. Olayın gerçeğini bularak bu yazının sonuna ekledim. Evdeki büyüklerim tarafından anlatılanlar hemen hemen tamamıyla uymakta bu yaşananlara. Benim dikkatimi çeken tek farklı nokta bulutun havalandıktan sonra gittiği yön. Bana anlatılır iken havalanan bulutun kıbleye doğru gittiği aktarılmış idi ama, olayın esasında görgü şahitlerine ve kayıtlara göre havalanan bulut kuzeye doğru yani Trakya üzerine doğru gidiyor ve bulut havalandığında kendisine birkaç bulut daha eşlik ediyor o kadar. Bunun haricinde farklı bir şey yok. Bana ilginç gelen en önemli şey nedir biliyor musunuz? Bu olay benim büyüklerime oradan da bana anlatıldığına, yani bizim Türk askerlerinin de yaşanan bu olayı gördüklerine ve yaşadıklarına göre bunun Türkler tarafında hiçbir yerde kaydının olmaması çok garip geldi bana. Eğer Anzak'ların ve İngilizlerin araştırmaları olmasaydı bu çok önemli olay bir efsane gibi kalarak devam edecekti anlatılmalarına ve kısa bir süre sonrada unutulup gidecekti. İster inanın, ister inanmayın demiştim ama bu defa değiştiriyorum. Gelde İnanma...

Savaş esnasında  çok sıcak günlerde cephenin konumuna göre suyun bulunduğu tarafta Türkler kalmış. Savaşın ilk günlerdeki yoğun heyecanı geçmiş siperdekiler birbirlerini uzaktan da olsa tanıma fırsatı bulmuşlar. İşte böyle oldukça sıcak günlerden birisinde cephedeki kumandan Mehmetçiği çağırarak “bir katır al üzerine su fıçılarını yükle çeşmeden doldur. Daha sonrada karşı cephedeki İngilizlere götür selamımı söyle teslim et ve gel” diye emir verir. Mehmetçik “baş üstüne kumandanım” diyerek katırı hazırlar fıçıları su ile doldurur ve yola çıkar. Karşı tarafa yaklaştığında kendisini esir almak isteyenler ile biraz çatışır kaba kuvvet olarak ve sonunda İngiliz kumandanın karşısına çıkarılır. Kumandanı ciddi bir şekilde selamlayan Mehmetçik verilen emri aynen tekrar edip fıçılar içindeki suyu teslim ederek verilen hediyeleri katırına yükler ve geri dönüp kumandana rapor verir ve hediyeleri teslim eder. Kumandan  aferin diyerek memnuniyetini gösterdiği gibi “ben sana oradan bir şey al gel diye emir verdim mi? diyerek çıkışır Mehmetçiğe. Olay bana büyüklerimden bu şekilde anlatıldı. Daha sonra Sayın Fahri Celal Göktulga tarafından yazılmış “Çanakkale’deki Keloğlan” diye bir kitap geçti elime. Aydın Güler Kitapevi tarafından 1960 yılında basılmış. Neyse Çanakkale Aslanları” diye sinema filmine ön senaryo görevi yapan bu kitapta benim az evvel anlattığım düşmanlara su götürme olayı anlatılıyordu ama burada su düşmanlara kumandan emri ile değil Mehmetçik kaza ile düşman cephesine düştüğünden kurtulmak amacıyla kumandanın su gönderdiği hikayesini uydurarak hem esirlikten kurtuluyor, hem de düşmanlar karşısında Türklerin değerini yükseltiyor. Şimdi hangi hikaye doğru? Bunun araştırılması gerekir. Bu hikayeyi anlatan büyüklerimin bu kitabı okuyarak bana aktarmaları, çeşitli yollardan imkansız. Ancak bir yerlerden duymuş olmaları lazım ve bize aktardılar. Kitabı yazan kişinin bu su götürme olayını uydurduğunu zannetmiyorum. Mutlaka bir yerlerde bir şeyler duyarak geliştirdi ve yazarak kitaba dönüştürdü. Kendisinden Allah Razı olsun diyerek hatırasını burada anmış olalım hep birlikte. Şimdi bunları araştırmak görevi sizlere düşmekte gelecekteki gençler.

Çanakkale’de yıllar önce birçok hikaye anlatırdı. O zamanlar başka türlü eğlence imkanı olmadığından ancak duyulanlar aktarılırdı doğru veya yanlış olarak. Bunlara aklımız ermediği zamanlarda böyle olmaz dediğimizde bizi sertçe uyararak sustururlar ve hemen arkasından da başımıza taş yağacak diyerek olayı kapatırlardı. Babam ise “Vallahi taş yağmasını bilemem ama ben başımıza Kurbağa yağdığını gördüm” diyerek hem olayı başka tarafa çekerek ortamı yatıştırır, hem de sözü kendisine alarak değiştirmiş olurdu. Biz yine “olmaz öyle şey gökyüzünden Kurbağa yağar mı hiç?” deyince, yemin ederek gördüğünü anlatmaya başlardı. Babam askerliğini Çanakkale Gelibolu da yapmıştı. Bir gün (mevsim veya zamanı tam olarak hatırlamıyorum) oldukça sert bir rüzgar esmeye başladığını daha sonrada yağmur ile beraber çamur ve kurbağaların etrafa düşmeye başladıklarını anlatırdı. Bu olay bölükte büyük yankı uyandırmış olacak ki, Komutanları bölüğü toplayarak yaşadıkları olayın sebebini anlatıp bir hortum meydana geldiğini ve bunun sonucunda da yakınlardaki bir göletten geçer iken buradaki su çamur v.s ile beraber suyun içinde bulunan her şey gibi kurbağaları da kaldırıp, daha sonra bu hortum gücünü kaybedince de içindekiler yere düştüğünü anlatmış ve korkulacak bir şey olmadığını söylemiş. Bize bu olayı aktararak konuyu kapatmış olurdu. Bahsettiğim olay yaklaşık olarak 1952 – 1953 yıllarında meydana gelmiş olması gerekir. Eğer geriye dönük olarak bu konu ile ilgili arşivlere ulaşılabilinir ise her şey meydana çıkar. İnşallah birileri bu olayı araştırarak bu yazının ilgili yerine ekler. Daha sonraki yıllarda yaklaşık olarak 1971 veya 1972’li yıllarda Çanakkale’ye tekrar kurbağa yağdığını hatırlayıp anlatanlar var. Hem de bu olayı anlatanlar oldukça genç insanlar. Çocukluklarında bu olayı görüp yaşadıklarını oldukça net bir şekilde hatırlıyorlar. Bende bu ikinci olayı onların ağzından aktarayım dedim. Ben o zamanlar İstanbul’da idim görmedim. Bende taş veya kurbağa yağdığını görmedim ama, yaklaşık olarak 1965’li yıllarda etrafa sinsi olarak günlerce çamur yağdığını hatırlarım. Çok hafif bir yağmur gibi yağmaktaydı ve bu günlerce sürmüştü. Etraf kırmızıya çalar, sarı ve ince bir çamur tabakası ile kaplanırdı. Daha evvel bahsettiğimiz o yıllarda tahta köprü başındaki itfaiye ile İpek Sinemasının önündeki alan o zamanlar Çanakkale’nin en hareketli yerlerinden birisi idi. Burada köşedeki kahvenin önünde seyyar simitçiler dururdu. İşte bu simitlerin bulunduğu camekanlı arabaların üzerleri bu bahsettiğimiz çamur tabakası ile kaplanırdı ve simitçiler çok sık olarak bu çamurları silmek zorunda kalırlardı. Birkaç gün sürmüştü. Bunun mutlaka bilimsel bir açıklaması vardır. Bu olay o zamanlar Çanakkale’de pek önemli bir olay olarak görülmedi ama insanlar bu yağan çamurdan şikayetçilerdi o kadar. Çünkü kıyafetlerin kumaşlarının içine işleyen çamur kolaylıkla temizlenmiyordu.

Nereden nereye atladık, dönelim gene o günlerdeki konulara.

Mustafa Kemal Paşa’nın göğüs cebindeki saatinin, buraya gelen bir şarapnel parçasını nasıl durdurduğunu da o zamanlar öğrendim. Anzak'lar ile Türkler savaş anında kıyasıya savaşırlar ama akşam olunca birbirlerinin yaralılarına su verir, tedavi eder hatta birbirlerine tütün gönderirlermiş diyerek anlatırlardı. Bir gün, bir çeşmenin başında kıstırılan bir grup düşman askerine ateş açmak yerine sularını içip mataralarını doldurup gitmeleri için müsaade ediliyor. Mataralar ve su bidonları dolmakta iken elverdiğince muhabbet edilerek tütün ikram ediliyor. Bu anlatılanları Anzak'lar da doğruluyor zaten. İşte bunlara yakın bir sürü olaylar anlatılır idi ve bunlar anlatılırken “falancanın babası veya Dedesi anlatmış Çünkü onlar savaşa katılmışlar ve düşman ile çarpışmışlar orada gördüklerini yaşadıklarını anlatıyor inanmazsan git sor” diyerek bulunduğu yeri tarif ederek aktarırlardı. O zamanlar Çanakkale Savaşına katılmış olan Gazilerin çoğu hayattaydı onun için bu tür hikayeler kaynağından aktarılıyor idi. Bu olaylardan birisinin (diğerleri de mutlaka doğrudur) gerçek olduğu yıllar sonra ispatlandı. Olay şöyle olmuş: Savaşın en kızgın zamanlarında ateşin kesildiği bir zamanda yaralıları kurtarmak amacıyla Anzak askerleri dolaşır iken bir Türk Askeri bunlardan birisine doğru elini uzatıp ağzına doğru götürüp su istediğini işaret ediyor. Avustralyalı Anzak askeri bunu görünce yaralıyı hafifçe kaldırarak kendi matarasını uzatarak ona su içiriyor. Bundan çok uzun yıllar sonra Anzak'lar Türklere karşı yaptıkları hataları anlayarak dostluk temellerini atıyorlar ve hem bu olayları pekiştirmek hem de burada can verenleri dolaşıp anmak amacıyla Anzak Günü adı altında bir toplantı düzenleyerek Çanakkale’ye geliyorlar. Çıkarmanın ilk başladığı sabaha karşı hemen bütün herkes burada bulunarak o sırada ölen yakınlarını anmak amacıyla saygı duruşunda bulunarak dualar ediyorlar. Güneş doğar iken yapılan merasimin ardından ve güneş doğduktan sonra etrafta dolaşılırken bizim gazilerimizden birisi yıllar önce yaralı iken kendisine su veren Avustralyalı askeri tanıyor. Yanına giderek etraftakilerin yardımı ile kendisini tanıtıp o zaman yaralı olup kendisine su verdiği için teşekkür ediyor. Anzak askeride olayı hatırlayıp tanıyor ve orada birbirlerine sarılarak göz yaşları içerisinde ölen arkadaşlarını anıyorlar. Şimdi çok yıllar önce buna benzeyen olaylar anlatılırdı ama çok yıllar sonra bu olayların gerçek yaşayanlarının olayı birinci ağızdan aktarıp doğrulamaları bir zamanlar bizlere bir masal gibi anlatılan olayları tamamen gerçek olduklarının bir ispatı gibi görünüyor. Bu anlattığım olay 1990’lı yıllarda bir Anzak Gününde iki eski düşman, yeni iki dost askerin karşılaşmaları ile gün ışığına çıkmıştır. O günlerin basınında bu olay resimler ile aktarılarak anlatılmış idi. Çocukluğumdaki hikayelerin yıllar sonra doğru çıkması bana bu olayları gelecek kuşaklara doğru olarak aktarılması gerektiğini anlattı ve bende bunları yazmaya karar verdim. O zamanlar yaşamakta olan Gazilerin anlattığı olaylar kaleme alınarak günümüze aktarılmış. Bu olayı da eklerim bu yazının bir tarafına ama benim söylemek istediğim konu şu. Hepsinin anlattıklarında ortak nokta şu. Herkes çok açlık çekmiş. Ayaklarındaki çarıkları kaynatarak çorba yaptıklarını, hayvanlara verilen tahıl yemleri kavurarak yediklerini anlatıyorlar. Bunları benim büyüklerimde anlatırdı o zamanlar. Ben tamamen gerçek olarak duyduklarımı ve gördüklerimi yazdım. Atatürk’ün askerlerine “sizlere ölmeyi emrediyorum” dediğini ve bunun üzerine bütün askerlerimizin silahıyla dişiyle tırnağıyla savaşmaya başladığını anlatmıştı dedemler. Bunun üzerine savaşın gidişatı değişmeye başlamış olup sonuçlar işte bu gün olduğu gibidir ve vatan kurtulmuştur. Atatürk’ün kendi yazdığı anılarında bu sizlere ölmeyi emrediyorum dediğini açık olarak anlatır. O zamanlar bu anılar kitap haline getirilmişti ama benim büyüklerimin kitap alıp okuyacak hali yoktu. Dedem eski yazı kullanırdı ve gazete veya kitaba verilecek para yoktu. Bu anlatılanlar sadece etraftan duyulanlar olarak aktarılırdı. Savaşa katılanlardan birisinin anlattığına göre düşman üzerine atılan askerler süngülerini kullanarak düşmanlardan topraklarımızı kurtarmaya çalışan askerlerimiz, süngünün de yetersiz kaldığı durumlarda düşmanının boğazını ısırarak onu alt etmeye çalışıp yani tam anlamıyla canlarını dişlerine takarak kurtardılar bu vatanı. Köylerimizde yaşayan gazilerimizden birisi “silahımız ve cephanemiz yoktu. Biz düşmanının boğazını dişimizle ısırarak kurtardık bu vatanı demiş”

Buradaki anlatım oldukça önemlidir çünkü anlattığım olay ile ilgili olarak daha sonraki yıllarda birbirlerinin boğazına sarılarak ölmüş iki kişinin iskeletleri bulunarak buraya bir anıt dikildi bu konu ile ilgili olarak. Şimdi bu konu ile ilgili çarpıcı bir gerçek daha. Savaştan yıllar sonra gazilerimiz hayatta iken bazı duyarlı kişiler gazilerimiz ile röportajlar yaparak anlattıklarını kayda geçirmişler. Çok iyi yapmışlar Allah razı olsun. Ben bu anıları bir yerde okuyarak anlatılanları gördüm. Şaşırtıcı olan şeyler şunlar. Yıllar önce kulaktan kulağa anlatılanlar ile ilgili bazı nesneler ortaya çıkarak bu söylenenlerin doğru olduğunu ispatlıyor. Bunlardan birisini anlattık zaten tepenin üzerine inerek düşman askerlerini içerisine alan bulut olayını biliyorsunuz. Gerçek olduğu ispatlandı yıllar sonra. Benim çocukluğumda anlatılan bir olayın yıllar sonra gerçekleşmesi beni oldukça heyecanlandırdı. Gerekli bilgileri toplayarak yazının sonuna koydum. Eh artık o bilgilere erişmek için yazılanları sonuna kadar okumanız şart oldu.Gerisi size kalmış. Dönelim gene yazımıza cümle kuruluşuna göre yazıdan başka anlamlar çıkar mı bilmiyorum bunları da düzeltmeye çalıştım.

Eğer Türkiye ile ilgili bir film yapılacaksa Çanakkale Savaşı ile ilgili bir konudan başkası bulunamaz inancındayım. Amerikanın üç küsur yıllık tarihini artık bilmeyen kalmadı savaş filmleri sayesinde. Kendi soykırımlarını kapatmak amacıyla bizlere yıllarca Kızılderilileri ne kadar kötü ve canavar olarak tanıtmışlar idi ama, artık bunun böyle olmadığı anlaşıldı ve kendileri de Kızılderililere haksızlık yaptıklarını kabul ettiler artık. Birinci Dünya Savaşından sözde yenik çıkan Türkiye’yi parçalamaya gelen sözde modern ülkeler kendi isteklerini gerçekleştirmek amacıyla Türkiye’nin yerini harita üzerinde bile gösteremeyecek milletleri kandırarak ülkelerinden binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelere savaşa gönderebiliyorlar ve karşılığında da ağır bir yenilgi alarak tarihlerine lekeli ve kara bir sayfayı ekliyorlar Türk milletinin dayanışması ve vatanını sahiplenmesi sayesinde. Fakat hala bu yenilginin ağır faturası altında ezilmekteler yani kuyruk acıları var işte bundan dolayı aynı ülkelerin, Türkiye’nin kaderi ile oynamakta olduklarını her gün takip edebiliyoruz basın sayesinde.

Çanakkale Savaşlarına katılarak burada savaşmış olan ve daha sonraları Avustralya genel valiliğine kadar yükselmiş Üsteğmen Casey’in ağzından aktarılan bir gerçek olayı aktaralım. “25 Nisan 1915 günü Conk Bayırı'nda Türkler ve birleşik kuvvetleri arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında 8 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki siper arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor ağlıyor kurtarın diye yalvarıyordu. Fakat hiç kimse çıkıp ta ona yardım edemiyordu. Çünkü en küçük bir kıpırdanmada yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri silahsız siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes almıyor ona bakıyorduk. Asker yavaş adımlarla yürüyor siperdekiler ona nişan almış bekliyordu. Asker yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı kolunu omzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp geldiği gibi kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik.  Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk Askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu. Dünyanın en yürekli ve kahraman Askeri Mehmetçiğe derin sevgi ve saygılar.

Üsteğmen CASEY
(Daha sonra Avustralya Genel Valisi oldu)

Böyle asil bir milletin evladı olmaktan gurur duyuyorum. İşte bu savaş zamanında Türk askerlerinin kahramanlıklarının yanında İnsancıl davranışları da bütün ülkeler sayesinde kabul edilmiş iken gelecek kuşaklara bu olayları anlatmanın en güzel yönü bunu sinema filmleri ile aktarmaktan geçer. İyi bir arşiv araştırması ile çok güzel senaryolar yazılabilir inancındayım. İnşallah Çanakkale’den böyle birisi çıkarak bu arzumuzu yerine getirir. Bakalım ne zaman. Eskilerin dediği gibi “Her Nekadar Sürç-İ Lisan Ettikse Affola”

(Devam Edecek)

3.612 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (18) “1960’lı Yıllarda Dini Bayramlar “ 02 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (17) “Yıllar Önce Arkadaşlarım İle Yaşadığım Anılar ” 26 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (16) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Sarıçay Kenarındaki Domuz Çiftliği” 19 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (15) “1960’lı Yıllarda Kelebek Lakaplı Hırsız” 12 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (13) “1960’lı Yıllardaki Sel Felaketi ve Çocukluğumuzun Oyunları” 28 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (12) “Çanakkale’nin Meşhur Boyacı Ressamı Jackson” 21 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (11) “Çanakkale’de Hayırlar” 14 Haziran 2020