YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
19 Temmuz 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (16) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Sarıçay Kenarındaki Domuz Çiftliği”

Çanakkale’de bizim mahallede çayırlık dediğimiz bir yer vardı. Burası geniş ve düz bir alandı. Askeriyeye yakın olduğu için başkalarının kullanımına izin verilmiyordu. Etraf tel örgüler ile çevrili olarak muhafaza ediliyordu. Bu alanın içinde denizden çıkarılmış gemi enkazları vardı. Bunları getirip buraya atıyorlar, sonra bu enkazlar burada yıllarca kalıyordu. İşte bu alan ve bu enkaz yığıntıları bizim en iyi oyun alanımız idi. Kızlı erkekli bu enkazların içerisine giriyor, çeşitli oyunlar oynuyorduk. Bu çayırlık denilen yer bizim ve mahallenin her şeyi idi. O zamanlar kıymeti pek anlaşılmıyordu ama bu günlerde o zamanı hatırlayınca gerçekten bizlere çok yardımcı olmuş burası. Biz çocuklar burada istediğimiz zaman ve istediğimiz kadar oynayabiliyorduk. Mahalleli sahip oldukları küçükbaş hayvanları burada otlatarak onları besleyebiliyorlardı. Bu hayvanları otlatmak (Gütmek) amacıyla belirli zamanlarda buraya gelerek gölge bir yere otururlar, biz oyun oynar iken onlar hem hayvanlarına sahip çıkarlar, hem de birkaç kadın bir araya geldikleri için konuşurlardı ve tabiki herkesin elinde bir iş vardı. Bazıları dantel örer, bazıları kazak veya çorap örerek meşgul olurlardı. Bahar günlerinde kadınlar toplu halde bu çayırlık denilen yere girerek oyun oynanan yerlere uzak noktalardan ot toplarlardı. Bu çeşitli isimlerde yenilebilir bitkilerdi. Kadınlar birbirlerine danışarak bunları bir bıçak yardımı ile topraktan çıkararak yanlarında getirmiş oldukları küçük sepetlerin içerisine doldururlardı. Daha sonra bunlar yemek, salata veya börek olarak sofraya gelir bir öğünde olsa evin mutfak masrafından eksilme olurdu. Lezzeti ise tartışılmaz mutlaka. Burada yenebilir şekilde mantar bulunmazdı. Hemen her evde mutlaka evcil bir yayvan beslenirdi. Bunlar tavuk horoz, olduğu gibi bazıları ördek kaz ve hindi beslerlerdi. Hindilerin erkeğini gördüğümüz zaman biz “Kabaramazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin” diye tezahürat yapınca hayvan dayanamaz “GLÜ GLÜ GLÜ” diye ses çıkarıp bütün tüylerini kabartıp renkli tüylerini ortaya çıkartarak heybetli bir hal alırdı. Bunu bizim söylediklerimize kızdığı için mi yapardı bilemem; hindinin bunu anladığını zannetmiyorum ama biz her defasında başarılı olurduk. Hindilerden bahseder iken hindi besleyenlerin bazıları bu hayvanı dar bir kümese kapatarak fazla hareket etmelerini engelledikten sonra belirli aralıklar ile Koz (Ceviz) yuttururlarmış. Bu kocaman Cevizin hayvanın o incecik boğazından nasıl geçtiğini sorunca kıpırdayamaz bir şekilde kapattıkları dar bir yerde, zeytin yağında bir süre bekletip yağladıkları ve hayvanın boğazından geçebilecek irilikteki bir Cevizi hayvanın ağzını açıp içine koyduktan sonra parmakları ile ileriye ittirerek boğazından geçmesini sağlarlar, daha sonrada boğazını sıvazlayarak ara sırada su döküp hayvanın yutmasını sağlarlar imiş. Bunu hayvanın kilo alarak daha lezzetli olması için yaparlarmış. Ceviz de ayrı bir lezzet verirmiş bu hindinin etine. Bizlerde bunu yapan yoktu ama ben babam tarafından tarif edilerek anlatıldığı için burada anlatmak istedim. Şimdilerde bu yapan olmadığı gibi bilende yoktur inancındayım. İyi veya kötü bir zamanlar bu işlem yapılmakta imiş ama zaman içerisinde zannederim unutuldu. Ben burada bunu ileriye dönük olarak aktarıp yazılı olarak bırakmak istedim. Belki faydalananlar olur. Eğer olurlar ise bize ne mutlu.

Teyzemlerin evinde ise ördekler vardı ve onlar buna Badi derlerdi. Evin önündeki tulumbadan çekilen su ile küçük bir gölet yaratmışlardı ve ördekler bunun içinde yaşamlarını sürdürürlerdi. Bazen buraya gelerek tulumbadan su çekip göletteki su miktarını artırırdık ve tulumbanın ağzından akmakta olan suyun altına girerdi ördekler. Bizlerden kaçmazlardı alışkındılar yani. Birde zamanı gelip yavrular çıkınca bunları seyretmenin keyfine doyum olmazdı. Ufacık ördek yavruları su birikintisinin içinde yüzerler iken çok güzel bir manzara arz ederlerdi. Biz keyif alırdık onlara tulumbadan su çeker iken. Daha aşağıdaki komşularda ise kazlar vardı. Bunlar daha iri hayvanlar olduğu için kış günlerinde çayırlık içerisindeki su birikintilerine gelerek burada oynaşırlar, yani bulundukları evlerin dışına çıkarlardı. Bu su birikintileri üzerinde doyasıya eğlenir yüzerler ve karınlarını doyururlardı. Plaja (Eski Belediye Plajı- Şuanki Mega Beach) yakın olan büyük dut ağaçları vardır ve bunlar karşılıklı olarak iki tanedir. Bu iç tarafta kalan dut ağacının bulunduğu yer biraz daha çukur kaldığından burada oldukça fazla su birikir idi. Büyüklük olarak ne kadar olduğunu anlatmak gerekiyor ise yaklaşık olarak bir Basketbol sahası büyüklüğünde bir alan su altında kalıyordu ve bizlere bir deniz gibi geliyordu burası. Burada bazen kendi elimiz ile yaptığımız tenekeden yapılmış olan büyük kayıklarımızı yüzdürür ve hatta bunlara yelken takarak esmekte olan rüzgardan faydalanır idik oyun için. Bir keresinde şimdi kimin olduğunu tam olarak hatırlayamayacağım ama uygun şekilde yelken ile donatılmış olan teneke kayık su üzerinde yüzmeye devam eder iken rüzgara kapılarak suyun daha derin olan orta kısımlarına doğru yüzerek uzaklaşmaya başlamıştı. Uzaktan atılan iri taşlar ile teknenin yönünü değiştirmeye uğraşmamıza rağmen yelken aldığı rüzgarın etkisi ile ortaya doğru uzaklaşıp gitti. Kayığını geriye getiremeyeceğini anlayan sahibi önce paçalarını sıvayarak suya girmeyi denedi ama olmayınca ayağındaki pantolonu çıkartarak külotu ile suya girerek gidip almıştı teknesini. Bu arada külot deyince aklınıza şimdiki Silip türü olanlar gelmesin. Biz çocuklar ve büyükler evlerde büyüklerimiz tarafından elde dikilen “İç donu” denilen şeylerden giyerdik. Bunlar Sümerbank veya Tuhafiyeci Yahudilerin birisinden satın alınmış olan Amerikan bezinden elde dikilirdi. Bildiğiniz gibi Amerikan bezi normalde çirişli olduğundan hem oldukça sert hem de rengi sarı gibidir. Bu kumaş satın alınarak eve geldikten sonra güzelce yıkanıp çivit ile beraber kaynatılarak beyazlaması sağlanırdı. Ondan sonra da iç çamaşırı yapılarak giydirilirdi bizlere. Bizim için dikilen iç donu bütün olarak bakıldığında dikdörtgene benzeyen bir şeydi. Bu arada şu anda kullanılan Slip külotları vitrinde v.s görürdük ama alamazdı ailemiz. Bunun yerine Amerikan bezinden Slip şeklinde külot dikerlerdi bizim için. Bu dikişler tamamıyla el ile yapılırdı. Bu Slip şeklinde dikilen külotlar çok hoşumuza giderdi bizim ama hiçte kullanışlı değildi. Bir köşesi sarkar apış aranızı rahatsız etmeye başlardı ama bizde özencimizden dolayı kesinlikle değiştirmez onu giymeye devam ederdik. Her hangi bir evde bebek beklendiği zaman bu kumaştan bol miktarda çocuk bezi denilen dik dörtgen şeklinde bezler imal edilerek kar gibi beyazlatılır ondan sonrada çocuğun altına sarılır idi sıkıca. Bebek bu beze ihtiyaç giderdiğinde çıkartılarak yenisi ile değiştirilir kirlenen bezler ise yıkanıp kaynatılarak asılırdı çamaşır iplerine kuruması için. Yaz günlerinde bazen ayağımızda mayo olmadığında bu iç donu ile denize girdiğimizde annem kızardı bana “neden bununla denize girdin?” diyerek. Ben içinin göründüğünden böyle yapıyor sanırdım ama meğer deniz suyu bu kumaşı sarartarak beyazlamasını önlermiş.

Bak bir oyuncak kayık bizi nereye götürdü gene. Yine Plaj mahallesinde yaşayan bazı kişiler kaz beslemekteydiler. Bu kazlar salma olarak gezmekte sabah olunca hepsi tek sıraya girmiş olarak yalpalayarak buradaki su birikintisine gelir, burada akşama kadar gönüllerince gezip dolaşır karınlarını doyururlar yüzerlerdi. Yanlarında bulunan yavrularını büyük bir ihtimam ile koruyarak bu su kıyısında gezdirirler yüzdürürlerdi. Yalnız bu kazların yanına yaklaşmak o kadar kolay değildi. Hele birde yanlarında yavruları var ise değil yakalamak onların yanından bile geçemezdiniz çünkü hep beraber önce boyunlarını uzatarak bir SSsssssssssssssssshh!! Sesi çıkarırlar eğer yaklaşmaya devam edilir ise bu defa boyunlarını yere doğru yaklaştırıp kanatlarını açarak üzerinize saldırırlardı. Oldukça kötü ısırıyorlardı. Akşam olunca hepsi tek sıra olarak evlerinin yani kümeslerinin yolunu tutardı. Bu gidiş gelişlerini seyretmekte oldukça zevkli olurdu. Şimdi bu kazlar ile ilgili olarak anlatılan oldukça ilginç tarihi bir gerçek var ama pek ortaya çıkmamış. Türklere karşı kinlerini hiç saklayamayan Fransızların bu utanç verici gerçeklerini de biz gün ışığına çıkaralım. Bu yazıyı gazetelerden birisinde okumuş ve saklamıştım ama 17 Ağustos depreminden sonra sakladıklarımı bulamadım. Bu olayı ortaya çıkaran gazeteciyi şimdi hatırlamıyorum ama kendisine bu araştırmayı yaptığı için teşekkürlerimizi bildirerek devam edelim yazımıza. Olay Fransa’da geçer ve bunu birinci öncelik olarak Fransa Kıralı ve asilzadeler uygularlar imiş. Hayatları boyunca biz Türklere karşı daima düşmanca tavırlar sergileyen Fransızların banyo ve tuvaletleri biz Türklerden öğrendiklerini biliyor muydunuz? Yardım amacıyla Devrin ünlü Osmanlı Padişahına “aman bizi kurtarın” diyerek avuç açmaya geldiklerinde tuvalet ve hamamları görerek medeniyet öğrenmişler. Tuvaletleri ve tuvalet alışkanlıkları olmadığından etrafta bulunan binaların yanlarına veya ağaç altlarına hacetlerini gideren Fransızlar bu pisliklerini, güzel kokular sürünerek yok etmeye çalışmışlar. Sayın Krallarına yaranmak amacıyla değişik formüller deneyerek birbirinden farklı kokular yaratmışlar işte parfümerideki gelişmelerinin tek sebebi bu pisliklerini bastırmak.

Dedik ya evlerde beslenen hayvanlar vardı. Bunun amacı yumurtalarından ve etinden faydalanmaktı. Her sabah biz çocuklara taze olarak verilirdi bir tane yumurta. Bazen pişirilerek yenir bazen de çiğ olarak içilirdi. Evde birisi hastalandığı zaman hemen bir tavuk kesilerek suyundan çorba ve pilav yapılır etleri de üzerlerine konularak hastaya yedirilirdi. Yalnız bu günkü tavukların aksine o zamanki tavuklar önce haşlanır ondan sonra pişirilirdi. Ve eğer horozun yaşı biraz geçkince ise kolay kolayda pişmez idi meret. Saatlerce kaynatmak gerekir. Bu konuda bir şiir vardır kimin olduğunu bilmiyorum ama şair o kadar güzel satırlara dökmüş ki olayı anlatılamaz. Yalnız şairin anlattığı horoz değil iri bir kaz dan bahseder.

“Üç gün oldu kaynatırız. Kaz kaldırmış başın bakar” v.s diyerek  anlatır olayı. Şiiri araştırayım bulabilir isem alırım buraya.

Evinde ördek kaz v.s besleyenler ise ya bir tavuk satın alırlar, yada komşular ile değişirlerdi. Ördek ve kazlar genelde insanların kendi ihtiyaçları için veya bir misafir geldiğinde kesilerek pişirilir ikram edilirdi. Evlerde kesilen tavuk veya kazlar kesilince tüyleri yolunarak çöpe atılır idi. İşte o zaman da bizlere yeni bir oyun çıkardı. Bu tüylerin kalın olanlarını alarak küçük bir mısır koçanının arkasına batırılarak geçirirdik. En sert tüyler alınarak mısır koçanına biraz zahmetlice de olsa batırılırdı ama bu esnada tüylerin doğal olarak eğri olan tarafları mısır koçanının dış tarafına bakacak şekilde yerleştirilirdi. Dört adet tüy bu şekilde sıkıca yerleştirildiğinde bu mısır koçanı hızlı bir şekilde havaya atıldığında koçan tüylerin yadımı ile dönmeye başlar ve yere dönerek düşmeye başlardı uçarcasına. Eğer tüyler ile mısır koçanı dengeli bir şekilde imal edilir ise havada daha fazla kalarak oldukça haz verirdi hem havaya fırlatana hem de seyreden kişilere. Bu arada aklıma gelmiş iken kazlar kesildikten sonra tüyleri yolunmakta iken kadınlar kendi aralarında bu kaz tüylerinden yastık yapıldığını anlatırlardı birbirlerine ve “bunun üzerinde yatılır mı yahu hiç akıl yok bunlarda” diyerek de fikirlerini çok açık bir şekilde beyan ederlerdi. Ama günlerden bir gün komşulardan birisinin evine oturmaya gittiğimizde, komşunun küçük çocuğunu uyutmak için getirdikleri yastığın çok yumuşak olduğunu görüp annemler “ne var bunun içerisinde?” deyince komşu kadın biraz utanarak birazda göğsünü gererek “kaz tüyü var” demişti. Kesilip yolunan kazların tüylerini yıkayıp temizleyerek kurutmuş ve bu yastığın içerisine doldurmuştu. Çok ilginç gelmişti bizlere o zaman, öyle ki hepimiz yatıp yastığı kafamızın altına koyarak denemiştik acaba üzerinde yatması nasıl oluyor diye. O zamanlarda evde birisi hastalandığında hemen bir tavuk kesilip temizlenerek hazırlanır, hastaya bol pirinçli tavuk suyu çorba pişirilir, bol limonlu olarak ve üzerine karabiber serpilerek yedirilirdi ve hasta kısa sürede kalkardı ayağa. Geçenlerde bir yazıda okudum. Benim gibi sivri akıllılardan birisi çocukluğundaki anılarından yola çıkarak o günlerde hasta olanlara tedavi amacıyla verilen tavuk suyu çorba üzerine yaptığı bir araştırma ile bunun grip hastalığı tedavisinde kullanılabileceğini düşünerek araştırma yapmış ve bunda da başarılı olmuş. Ben gazetenin yalancısıyım. Grip hastalığını tedavi edici özelliği olduğunu bilimsel olarak ispatlamış yani. İster misiniz yakında grip hastalığı için tavuk suyu hapları çıksın piyasaya.

-Tavuk suyu çorbası hapınız, nasıl olsun ?

-Limonlu mu?

-Karabiberlimi? Neden olmasın?

Evlerinde koyun veya keçi gibi dört ayaklı hayvan besleyenlerde vardı. Gündüz bunları yanlarına alarak yine bahsettiğimiz çayırlığa getirip yere çaktıkları bir kazık ucuna bağlanan uzun bir urgana bu hayvana bağlanarak salınırdı. Kadınlar yine toplu halde el işlerini yapıp konuşurlar iken hayvan kendi kendine otlardı bu büyük çayırda. Bu hayvanların bakımı biraz daha zahmetli idi. Çünkü ara sıra su doldurulan bir kova buraya getirilerek hayvan sulanır idi. Eğer yavrusu var ise sütü alınır, yaz başında üzerindeki yünü alınır ve değerlendirilirdi. Bazı komşularımızda bu tür hayvanlardan birkaç tane olduğundan onlarda sütünü satarak değerlendirirlerdi. Kurban Bayramı için besleyenlerde vardı. Bazıları kurbanlık olarak kesmek bazıları da bayramda satmak için. Hangi köy olduğunu hatırlamıyorum ama bir keresinde bir ziyaret için gittiğimizde bana bir tane çok küçük bir kuzu hediye etmişlerdi. Ziyaretin sonunda yanımıza alarak evimize geldik. O kadar küçüktü ki, içeride bakıyorduk. Bir gazoz şişesi ağzına geçirilmiş bir meme ucu ile sıcak süt vererek besliyorduk annem ile beraber. Daha da büyüyünce bahçede babamın yaptığı bir yere koyarak artık orada bakmaya başlamıştık. Ben bazen çayırlığa götürerek orada otlaması için beklerdim yanında. Daha doğrusu uzun bir ip ile yere çakılan bir kazığa bağlayarak bende oynamaya başlardım yan tarafta. Etrafta bulunan kadınlar kendi hayvanlarına su vermeye başlayınca bende bir kova su doldurur getirip verirdim kendi hayvanıma. Oldukça güzel gelişti büyüyüp kocaman bir koç oldu. Yanına kimseler yaklaşamıyordu bizden başka. Ben üzerine bindiğimde beni rahatça taşıyabiliyordu. Neyse takip eden günlerin birinde Kurban Bayramı gelince babam onu birisine sattı. Ben çok ağladım hayvanı alıp götürürler iken. Buda aklımda kalan bir anı işte. Eğer satılmasaydı sevdiğimizden dolayı bunu kesebileceğimizi de zannetmiyorum ya...

Bizim evin bahçesinde bulunan küçük bir kümes içerisinde beslediğimiz tavuklarımız vardı. Bir çok kez oldu daha sonra tavuk beslemeyi bıraktık ama bir müddet sonra tekrar beslemeye başladık. Kümesin içerisini kireç ile güzelce badana yaparlardı ve bunun dışarıdan gelebilecek mikrop veya parazitleri engellemek için. Kümesin içerisinde veya dışarıya konulan içme suları içerisine çok az kireç konularak eritilir veya yine bir damla tentürdiyot damlatılırdı. Mesela kümes içerisindeki suya kireç konulur ise dışarıda bulunan suya tentürdiyot ilave edilir idi. Bunların hayvanları mikroplara karşı koruduğu zannedilirdi. Sadece zannetmekle olmaz bunlar yapılmadığı zamanlar hayvanlar kısa süre içerisinde hasta olurlar idi. Bunu da öğrenmemizin hikayesi oldukça ilginçtir. Tavuklardan bazıları yumurtladıkları zaman bu yumurtanın üzerinde kabuk yoktu. İlk zamanlar çok zayıf bir kabuk olmasına rağmen daha sonraları sadece ince bir zar ile çıkmaya başladı yumurtalar. Annem eksik malzeme ile çalışıyor bizim tavuklar diyerek işe birazda şaka karıştırıyordu ama yinede yaşlı büyüklerden bu olayın sebep ve çaresini sorduğunda “yumurta kabuklarını kırarak yemlerinin içerisine karıştırın” dediler ama daha sonra başka birisi “içtikleri suya erimiş kireç karıştırın hem yumurtalar düzelir hem de mikrop almaz” demişlerdi. Daha sonrada komşulardan birisi yani şimdiki kayınvalidem de aynı şeyi söyleyerek oda içme sularına tentürdiyot damlatın demişti. Gerçekten bunları uygulamaya başladıktan sonra problem çözülmüştü.

Kahvaltı yapılacağı zaman kümesten alınan taze bir yumurtayı annem bana içirirdi, çoğu zamanda kaynamış yumurta yapılırdı rafadan olarak. Yalnız burada üzerine basarak anlatmak istediğim bir olay var. Sadece bizim evde olmaz bütün her yerde aynı inanış hakim idi. Kaynamış olan yumurta hiçbir zaman bıçak ile kesilmez veya biz çocuklar yumurtamızı yemeye çalışır iken de kesinlik ile yumurtamızı bıçak ile kesmemize izin vermezlerdi. Bunun sebebi de eğer yumurta bıçak ile kesilir ise “tavuklar yumurtadan kesilir” diyerek bundan çekinirlerdi. Bizde bunun korkusundan yumurtayı bıçak ile kesmeyi bir kenara bırakın, yumurtanın yanına bıçak bile koyamazdık kaza ile yumurtaya değerde tavuklarımız kesilir yumurtadan diye. Bu olay çok sık olarak konuşulur ve bunun hakkında hikayelerde anlatılırdı sanki olmuş gibi. Daha doğrusu onlarda büyüklerinden duyduklarını aktarırlardı. Bu arada hemen aktarayım tavukların yumurtadan kesilmesi demek bir daha bunların yumurta yapmamaları, yani yumurtlamamaları demek. Bu o zaman için gerçekten büyü kayıp idi bir aile için. Gelelim anlatılan hikayeye. Efendim bir köyde birlikte yaşamakta olan iki komşu aile varmış. Bunlar günlerden bir gün sokakta oynamakta olan çocukların bir tartışmalarından dolayı şiddetli bir kavga ederek birbirlerine küsüyorlar. Artık konuşmak bir yana erkekler diğerinin gittiği kahveye bile gitmezmiş. Kadınlar ise köyde yapılan bir düğüne davet edildiklerinde oraya varınca bakarlar eğer kavgalı olduğu aileden birisi burada var ise burayı hemen terk ederlermiş. Aslına bakarsanız bu birinin bulunduğu yere diğerinin girmemesi oldukça önemli bir olay ve başlı başına araştırılması gereken bir konu. Biz devam edelim gene hikayeye. Birbirlerinin merada otlamakta olan hayvanlarının iplerini çözerek kaçmalarını veya yabancı bir tarlaya girerek zarar vermesini ve köy odası tarafından ceza almalarına sebep olurlar imiş. Daha evvel evlerinin bitişik olduğunu anlatmıştık ya, işte komşulardan birisi gece gizlice yan taraftakilerin bahçesinde bulunan kümese girerek orada bulunan yumurtaların hepsini alarak eve geliyor. Burada yumurtaları haşlayarak ondan sonrada hepsini bıçak ile kesiyor. O günden sonra kümeste yumurtaları bulunan ve komşusu tarafından alınıp kaynatılıp daha sonrada bıçak ile kesilen tavukların hiç birisi bir daha yumurtlamıyor. Bu da komşular için büyük bir kayıp tabi. O zaman bu hikayeyi çok anlatırlar idi. Şimdi sizlere oldukça saçma gelmesine rağmen o zaman biz bundan oldukça etkilenir ve dikkat etmeye çalışır idik. Benden anlatması gerisi size kalmış. Gerçi bende inanmıyorum ama, yinede aktarayım istedim.

Evin bahçesinde tavuk beslediğimizi anlatmıştım. Yine bir anı çok güzel kocaman bir horozumuz vardı. Hem oldukça iri idi hem de çok renkliydi ve kocaman bir çiçek demeti gibi kuyruğu vardı rengarenk. İlk zamanlar her şey oldukça normal gitmekteyken daha sonraları bu hayvan kendi ve tavukların yanına kimseyi yaklaştırmazdı. Yem vermek için bile çıktığımızda yemleri verdikten sonra oradan hemen ayrılmaz isek saldırıyor idi. Yine böyle bir zamanda anneme saldırarak kaşını kanatmış bunu öğrenen babam oldukça zorlanarak bunu yakalayıp keserek annemin intikamını almıştı. Horoz pişirilerek akşam sofraya geldiğinde babam “işte ben intikamımı böyle alırım” diyerek başlamıştı yemeye. Etrafta yetiştirilen evcil hayvanlardan bahsetmiş iken şimdi anlatacağım hayvanlardan bahsetmeden geçmek olmaz. Teyyare meydanından (Şuanki havaalanının bulunduğu bölge) çay tarafına doğru gidildiğinde çay kenarına kurulmuş bulunan bazı hayvan yetiştirme damları vardı. Dam denirdi buraya hayvanların kapatıldığını anlatmak için. Bazı kişiler buralarda yapmış oldukları basit binalarda hayvanlar besleyerek kendilerine gelir sağlamaya çalışırlar idi. Çaydan alınan su ile hayvanların içme suyu ihtiyacı ve etraf temizliği gerçekleştirilirdi. Buraya çok yakın bir yerde ise şehir çöplüğü vardı. Hayvan sahipleri buralardan elde ettikleri yiyecek artıklarını hayvanlarına vererek onların karınlarını doyurmak işini hallediyorlardı. Burada küçükbaş hayvanlar bulunduğu gibi büyük baş hayvanlarda vardı. Bütün bunlar sizlere gayet normal olaylar gibi gelmesine rağmen asıl konuyu olayın en sonuna sakladım. Bahsettiğimiz hayvanların yanında burada bir tanede domuz çiftliği vardı. Evet yanlış okumadınız. 1960'lı yılların sonlarında 1970'li yılların başlarında burada bir domuz çiftliği vardı. Kurşunlu Köyünde dayımın bahçesine yaya gider iken buradan geçerek bu domuz çiftliğine uğramıştık. Burada çalışan birisi vardı ve tanıdık birisi idi ama ben bu kişinin kim olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Uğradığımızda o kişi etrafta homurdanarak gezen domuzlara yiyecek bir şeyler atıyordu ve çamurun içerisinde bu hayvanlar etrafı kirleterek dolaşıyorlardı. Etraf oldukça pis kokuyordu ve bu koku bambaşka bir şeydi ve bizlerin hayvan damlarındaki kokulara benzemiyordu. Gerçekten çok pis kokmaktaydı. Hatta zaman içerisinde ileriki tarihlerde gazetede veya dergilerde veyahut televizyonda bile olsa bir domuz görünce annem o zamanki kokuyu aynen hissediyorum sanki yanımızdaymış gibi derdi. Burada yetiştirilen domuzların adalarda yaşamakta olan Rum asıllı vatandaşlarımıza pazarlandığını anlatırlardı. Yazının bir yerinde anlatılan yaban domuzları ile ilgili olan bölümde köylüler tarafından avlananlar tekel motorları ile adalara götürülerek bu vatandaşlara pazarlanırdı. Yalnız yaban domuzlarının daha çok para getirdiğini çünkü bunların diğerlerine göre daha lezzetli olduklarını anlatırlardı. Hiç denemediğimiz ve denemeye de hiç niyetimiz olmadığı için nasıl olduğunu bilemeyiz biz anlatanların yalancısıyız onun için bizden aktarması.

Çayırlığın hemen girişindeki çeşmenin, arka taraflarının toprak yapısı farklı idi. Bahar ve kış aylarında buraya girmek hemen, hemen imkansız gibiydi. Burası daima su ile dolu olurdu ve çizme ile falan girilmeye kalkıldığında batardınız. Yaz aylarında burada gözle görülür su kalmaz idi ama bu tarafa geçmeye kalktığınızda hem buranın ıslaklığını hem de toprağın yavaş olarak battığını hissederdiniz. Bu kısımlarda bizim Kovalık diye isimlendirdiğimiz bitkiler vardı. Bu yaklaşık olarak iki milimetre kalınlığında ve bir metre kadar uzunluğu olan uçları da bir iğne kadar sivri olan bitkiler vardı. Bunlar oldukçada esnek ve sağlam bitkilerdi. İlk baharda bu çayırlık bembeyaz bir papatya tarlasına dönerdi. Bu papatyaları toplayarak az evvel bahsettiğimiz Kovalık çubuklarına dizerek kendimize çiçeklerden taç yapardık. Bazen de bu papatyaların içinden sarı çiçeklerde çıkardı işte bu papatyaların arasına bu sarı çiçekleri de serpiştirerek daha hoş görünümlü bir taç yapmış olurduk. Bunu yapmak için oldukça uzun bir zaman ve emek harcadığımızdan başına bir hal gelmesin diye çok dikkatli bir şekilde tutar koyacak yer bulamazdık kıymetinden. Fakat bir süre sonra çiçekleri solarak bozulur, biz de yeni bir tane daha yapmak zorunda kalırdık. Pazarda ve manavda satılan marul demetleri de bu Kovalık denilen sert ve sağlam bitkilere geçirilerek satılır idi. Aramızda biraz daha marifetli olan arkadaşlar bu Kovalık bitkilerinden kemer örerlerdi ve yine bazı arkadaşlar bunlardan kamçı tabir edilen örme kırbaçlar yaparlardı sanki deriden örülmüş gibi. Buda onların bir mahareti idi. Bu alan bizi her şeyden uzak tutmasına rağmen yaz günlerinde bizler için en büyük tehlikeyi de beraberinde getiriyordu. Ne olabilir bu tehlike? Elbette ki arılar. Burada oynamakta iken arkadaşlardan birisi bir anda bağırıp çığlıklar atarak bulunduğu yerden fırlar koşmaya başlardı. Doğruca, buranın hemen yan tarafında bulunan mahalle çeşmesine gider burada hemen bir parça toprak su ile ıslatılarak çamur yapılır arının soktuğu yere bastırılırdı. Gerçekten kısa bir süre sonra buradaki yanma hafiflerdi ama bu soğuk çamurun burada bıraktığı serinlik hissinden dolayımı olurdu, yoksa gerçekten çamurun bu tür bir olayda ağrı kesici özelliği mi var bilemem. Çok merak eden var ise kendiside bir defa deneyerek kararını versin. Tabi ki sonucu bize de aktarmayı ihmal etmesin.Yüzyıllardan beri büyüklerimiz daha doğru atalarımız bu çamur yöntemini kullanıp durduklarına göre mutlaka bir sebebi vardır. Her ne kadar şimdilerde amonyak sürüp ağrıyı geçirmekte isek de mecbur kalındığında yine çamur formülünü kullanacağız elbet. Yaz günlerinde kadınlar burada yerlere serdikleri hasırlar üzerine evde yıkamış oldukları yünleri (Yapağı) sererek kuruturlardı. Dedim ya burası gerçekten bizim hayatımızda önemli yer kaplayan yerlerden birisi idi bu çayırlık denilen yer. Bu arazinin içerisinde bizim bulunduğumuz kısma oldukça uzak bir yerde tuğla ve beton malzemelerden yapılmış dikdörtgen bir masa şeklinde yapı vardı. Yükseklik ise yaklaşık olarak altmış santimetre kadardı. Oyunlardan yorulunca bunun üzerinde oturur dinlenirdik. Zaman zamanda piknik amacıyla evden getirdiğimiz peynir zeytin taze sarımsak ve soğan, kaynamış yumurta patates gibi yiyecekleri bu yapının üzerine sererek yerdik. Her zaman bu yapının altında büyük bir gömü olduğu anlatılırdı. Biz çocuklar olarak bu olayı sık ,sık anlatır “Biliyor musun bunun altında gömü varmış” diye olaydan bahsederdik ama hiçbir zamanda burayı kazmayı düşünmedik. Çok seneler sonra buranın biri veya birileri tarafından kırılarak kazılmaya çalışılmış oluğunu gördüm. Üste yakın bir köşesinden kırılmış ama herhangi bir gömüye benzemediği için bırakmışlardı. Bu masa şeklindeki yapının etrafında uzun ve düz bir alan vardı  ve burası futbol oynamaya müsait bir yer idi. Yalnız büyüklerin oynayabileceği kadar büyük değil ama biz çocuklara yetiyordu. Bu düz alanın dışında sebebini bilemediğimiz şekilde çukurluklar vardı. Bazı yerlerde bir metreye iki metre çaplarında derinlikleri de yine yarım metre ve daha fazla çukurluklar olduğu gibi yine hemen, hemen aynı ölçülere sahip yükseltiler de vardı. Biz bunların arasında doyasıya oynardık. Aynı zamanda burada, sanırım denizden çıkarılmış batık gemi enkazları vardı. Bazen getirilen parçaların üzerinde yapışık halde kurumuş midyelerde olurdu. Çok kısa bir zaman sonra burada bulunan midyeler kuruyup bozularak çok kötü şekilde kokmaya başlardı. Bunların yanına yaklaşamazdık o zamanlar. Fakat midyeler açıldığında buralara binlerce karınca hücum ederek bu midyelerin içerisine girerek kısa bir zaman içinde bunları yiyerek bitirirlerdi. Koku da kalmazdı o zaman. Bizlere göre çok büyük ve yüksek olan bu enkazların arasında oynar dururduk her zaman. O zamanlarda arkadaşlardan bir tanesi burada oynar iken dikkatsizliğinden dolayı düşerek bacağını feci şekilde yarmıştı. Ancak hastaneye kaldırılıp dikiş atılarak durdurulmuştu kanı. Arkasından tetanos için iğne yapılarak gönderilmişti evine. Paslı demirlerin kestiği yerlerden mikrop girerek insanları öldürebileceğini öğrenmişti büyüklerimiz ve bizleri de sık olarak oraya gitmememiz için uyarırlar gene de “eğer bu şekilde bir yeriniz kesilir ise mutlaka haber verin gidip aşı yaptıralım” derlerdi. Gerçekten çok önemli bir olay. Böyle bir hastane anısı da bende var. Şöyle ki, kapımızın önündeki merdivenlerde oynamakta iken ayağım kayarak düşmüş ve beton merdivene çenemi vurarak delinmesine sebep olmuştum. Hemen hastaneye götürdüler beni koşturarak. Araba v.s. nerede bulacaksınız ki? Hastane acil servise varınca bir görevli (ki o zamanlar Pansumancı Recep adı ile oldukça meşhur birisi idi ve bizim harmanlık mahallesinde ikamet ettiğinden ailemi tanımaktaydı) neyse beni yan tarafa alarak buraya önce bir şeyler sürdükten sonra açılmış olan yaraya iki adet metal kıskaç takarak yarayı sözde dikmiş, üzerine tekrar ilaç sürerek bandajlamıştı. Kısa süre sonrada kapanan yaradan sonra tekrar hastaneye giderek bu metal kıskaçları aldırmıştık aynı kişiye. Çenemde hala bu yara izini taşırım. Buraya kadar hepsi oldukça normal ve olağan şeyler ama benim dikkatleri çekmek istediğim konu şudur. Bu çenemde taşıdığım yara izinin olduğu yerde çocuklarımda da birer adet yara izi oldu zaman içinde çeşitli sebepler ile. Yani hepimiz aynı izleri taşımaktayız. İster tesadüf deyin isterseniz başka bir şey adını siz koyun.

İşte bu çukurluklara sel felaketinden sonra sel suyuyla beraber sürüklenerek gelen balıklar ile o zamanın kullanılan eşyaları doldurmuştu. Bunlar (yastağaç) dediğimiz aynı zamanda sofra denilen yuvarlak araçlar, pinet denen hamur halindeki ekmeklerin fırına taşındığı ağaçtan oyulmuş malzemeler, telef olmuş evcil hayvanlar, yağ tenekeleri ve şişeleri un ve tahıl çuvalları odunlar kalaslar v.s... Tabi bizi bunların hiç birisi ilgilendirmiyordu biz balıkların peşindeydik. Bu arazinin denize ulaştığı kısımda küçük bir gölcük oluşmuştu. Çok dalgalı havalarda denizin dalgaları buraya az miktarda ulaşabiliyordu. Bu göl de balık dolmuştu. Yakaladığımız balıkları eve götürüyorduk. Anlattıklarım tam olarak günü gününe değil ama aklıma geldikçe yazıyorum işte. Burası şimdilerde Çanakkale Dardanelspor Tesisleri olarak kullanılmakta.

(Devam Edecek)

18.048 kez okundu
Yazarın Diğer Yazıları
Çanakkale ve Yaşadıklarım (30) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Havaalanı Yakınlarına Düşen Uçak” 25 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (29) “1960’lı Yıllarda Çanakkale Panayırı” 18 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (28) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllardaki Kestaneci Avat ve Şamcı Nuri Unutulur mu?” 11 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (27) “1960’lı Yıllarda Özbek Köyü” 04 Ekim 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (26) “1960’lı Yıllarda Yukarıokçular Köyü” 27 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (25) “1960’lı Yıllarda Kordon Boyunun Güzellikleri” ” 20 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (24) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’deki Sinemalar” 13 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (23) “Bir Zamanlar Havuzlar Mevkiinde Hafta Sonu Eğlencelerimiz” 06 Eylül 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (22) “1960’lı Yıllarda Gazete Dağıtıcısı Nara Zeki ve Çanakkale Esnafları” 30 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (21) “Çanakkale’de 1960’lı Yıllarda Faytonla Yolculuk“ 23 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (20) “1960’lı Yıllarda Çanakkale’de Esnafların Çoğu Museviydi “ 16 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (19) “1960’lı Yıllarda Barbaros Mahallemizin Unutulmaz İsmi Cafer“ 09 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (18) “1960’lı Yıllarda Dini Bayramlar “ 02 Ağustos 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (17) “Yıllar Önce Arkadaşlarım İle Yaşadığım Anılar ” 26 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (15) “1960’lı Yıllarda Kelebek Lakaplı Hırsız” 12 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (14) “1960’lı Yılların Yılbaşı Günleri ve Ramazan Ayları” 05 Temmuz 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (13) “1960’lı Yıllardaki Sel Felaketi ve Çocukluğumuzun Oyunları” 28 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (12) “Çanakkale’nin Meşhur Boyacı Ressamı Jackson” 21 Haziran 2020
Çanakkale ve Yaşadıklarım (11) “Çanakkale’de Hayırlar” 14 Haziran 2020