YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
17 Mayıs 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (7) “Sirkteki İnanılmaz Motosiklet Gösterisi”

Şimdiki Yıkılan Kız Meslek Lisesi’nin olduğu yer eskiden postane meydanı diye anılırdı. Burası boş bir meydan idi. Tam karşıda garaj bulunurdu. Postane olarak kullanılan baraka gibi bir yer vardı. Oldukça ufak bir yer olarak aklımda kalmış birde içeriye girdiğinizde tabanlarda tahtadan yapılmış idi. Oldukça kararmış ve eskimiş tahtalar üzerlerine basıldığında acayip sesler çıktığı gibi bir miktarda toz çıkmaktaydı. İşte bu boş alana zaman zaman gösteri amaçlı çadırlar kurulur, bazen de böyle halkın görmesi ve ibret alması için adam asma işlemleri yapılırdı. Gösteri amaçlı çadırlarda bazen o zamanki adıyla sihirbazlık gösterileri yapıldığı gibi (Şimdilerde illüzyon diyorlar) bazen de Şimal Denizinin hayvanları burada veya daha evvel hiç görmediğiniz hayvanlar diye bağırılarak müşteri çekilmeye çalışılırdı. Bir defasında bizde gitmiştik. Kocaman bir boğa (BOA) yılanı konulmuş olduğu cam kafesin içerisinde sessizce yatmaktaydı. Yılanın sahibi olan kişi evde çeyiz işlemekte olan genç kızlara hitap ederek “gelin yılana dokunun. O zaman bir daha elleriniz terlemez” diyerek bizleri davet ediyor, bir yandan da kendisi hayvana elini sürmekteydi rahatça. Bizler (yanımızda teyzemler falanda vardı) kendimizde yeterince cesaret bulmuş olacağız ki, yılana dokunmak üzere tam elimizi uzatmış yılanın soğukluğunu avucumuzda duymuştuk ki; Ciyyyyaaaaak! diye kuvvetli bir ses duyunca kalbimiz duracak gibi oldu. Korkudan kendimizi zor attık çadırdan dışarı. Tam yılanın üzerine asılı bulunan kafes içerisindeki kocaman ve beyaz renkli bir papağandı bağıran ama biz haddinden fazla korkmuştuk. Çadır sahibide hayvanı azarlayarak kafesi dışarıya çıkardı ama biz bir daha orada hiçbir şeye elimizi süremedik. Bir küvet gibi nesnenin içerisinde bir tane fok balığı vardı ve suyun içerisinde buz kalıpları yüzüyordu. Timsahı da o gün ilk defa görmüştük. Ama bizi en çok etkileyen kocaman bir Pelikan Kuşu idi. Ağzını açarak bir kova suyu döküyorlar, daha sonrada bu kocaman kuş suyun tamamını dışarıya kovaya çıkarıyordu. Burada hatırladığım başka olay bir sahne üzerinde kuklalar oynatılmaktaydı “Kır belini Ali dayı kır belini vay” diye söylenen bir müzik eşliğinde kukla inanılmaz hareketli oyunlar sergileyerek bizleri kahkahalara boğmaktaydı. Bu kuklalar ile ilgili bir anımızı da daha sonra aktarırız zamanı geldiğinde. Mademki gösterilerden bahsediyoruz, o zamanlar çok meşhur olan “Motosiklet Ölüm Üstüvanesi” denilen gösteriden bahsetmeden olmaz. Bunu tarif etmek gerekir çünkü çok uzun zamandır bu tür gösterileri yapanlar kalmadı. Ağaçtan yapılmış yuvarlak şekilde yüksek bir fıçıya benzeyen bu üstüvane denilen yerin içinde bulunan motosikletler buranın düz duvarında süratle giderek gösteriler yapmaktaydı. Yüksek olarak yapılmış bu yerin en üst kısmında seyircilerin dikilerek aşağıdaki gösteriyi izlemeleri için yapılmış balkon gibi yerler vardı ve bu üstüvanenin etrafını sarmaktaydı çepeçevre. Buraya çıkmak için yan taraflarda merdivenler bulunmaktaydı. Giriş yerinde büyükçe bir masa gibi şeyin üzerine konulmuş olan döner boruların üzerine bir motosiklet konulmuş ve burada motosikletin tekerleklerinden almış olduğu hareket ile borular dönmekte ve motosiklette bunların üzerinde tekerlekleri döndüğü için ayakta kalmaktaydı. Bu motosikletin üzerinde gösteri yapan genç bir adam vardı. Deri kıyafetler içerisinde, kah oturarak, kah ayakta çeşitli numaralar gösteriyor ve en heyecanlı yerinde olayı keserek içeriye davet ediyordu herkesi. Genelde akşam üzeri başlamaktaydı gösteriler ve gece yarısına kadar bütün hızı ile devam etmekteydi. Bol renkli ışıkların altında yüksek bir ses ile çalmakta olan müziklerin yanında reklam amacıyla yapılan çağrılar duyulmaktaydı. Ölüm üstüvanesi diye adlandırılan bu yerde motosikletlerin düz duvarda yaptıkları gösteriler anlatılıyordu. Girişin hemen yanında çok büyük bir bez üzerine üstüvane içerisinde düz duvarda gezmekte olan deri elbiseli birisi resmedilmişti. Bilet alarak yukarıya çıkan insanlar aşağıda başlayacak olan gösteriyi beklerlerdi sabırsız olarak. Seyirciler yeterli sayıya ulaşınca gösteri başlardı ve en aşağıda bulunan bir motosiklet çalıştırılır ve üzerindeki kişi tabanda birkaç tur attıktan sonra yeterli hıza ulaşınca duvara tırmanarak burada dolaşmaya başlardı büyük bir gürültü ile birlikte beyaz dumanlar çıkartarak. Merkez kaç kuvveti ile burada hareket edebilen motosiklet dairesel hareketler ile dolaştığı gibi yine dairesel hareketler ile aşağı yukarı alçalıp yükselebiliyordu. Bu gösteriler esnasında bazen ellerini didondan ayırarak yan tarafa doğru açıyor ve ayrı bir heyecan katıyordu gösteriye. Kısa bir molanın ardından aynı motosiklet tekrar gösteriye çıkıyor ama bu defa kısa bir süre sonra ikinci bir motosiklet de içeriye girerek iki araç birden başlıyorlardı gösteriye. Bunun ardından araçlardan birisi gösteriyi bırakarak aşağıya iniyordu. Kısa bir süre sonra öbür araçta aşağıya iniyor ve aşağıya gelen bir bayanı motosikletin arkasına alarak tekrar başlıyordu gösteriye. Yine birkaç tur attıktan sonra arkada oturan bayan ellerini yana açarak tutunmadığını gösterir iken motosikleti kullanan kişi deri ceketinin koynundan çıkardığı bir Türk Bayrağını yüzüne koyarak ellerini iki yana açıp o şekilde dolaşmaya başlıyordu. Motosikletin hızından dolayı bayrak o kişinin yüzüne yapışıyor düşmüyordu. Bayrak çıkınca seyircilerden çok büyük bir alkış kopuyordu. Aynı zamanda programın bitişi anlamındaydı bu bayrak çıkarma olayı. Yine o tarihlerde gösterilerde Bayrak temasına önem verirlerdi ve bu olay her zaman oldukça ses getirir halkı mutlu ederdi. Daha sonra bayrağı yüzünden alan gösterici motosikleti aşağıya indirerek gösteriyi bitiriyordu. Seyirciler aşağıya indikten sonra yeni bir seyirci gurubunu yukarıya çıkarmak için tekrar başlıyordu reklamlar ve anonslar. Bu tür gösteriler artık yapılmıyor demiştik. Tamamen eskilerde kaldı ama daha evvel seyretmeme rağmen geçenlerde TV’de gösterilen bir Türk filminde bu konu işlenmişti ve oldukça güzel bir şekilde aktarmaktaydı gösteriyi. Sanırım Türkan Şoray ile Murat Soydan’ın bir filmi idi. O gün para amaçlı çevrilen bu film bu gün bir belgesel niteliğinde artık. Bu gösteri o zamanlar gerçekten çok popülerdi ve bu gösteri günlerinde köylerden arabalara binerek gelenler oldukça çok olmaktaydı ve akşam olunca buraya gelerek gösterileri izlerler ve daha sonra geriye dönerlerdi. Zaten hemen yan tarafı otobüs garajı olduğundan pek problem olmuyordu.

Bu otobüs garajı olarak kullanılan yerin daha evvel mezarlık olarak kullanıldığını anlatırlardı ve şimdiki yere yeni mezarlık deyip o zamanki çok kullanılan tabir ile “üç kilometre” derlerdi. (Gerçi şimdilerde Tahtalı köy diyorlar ama) Sanırım şehrin üç kilometre dışına inşa edildiği için konulmuştu bu isim ve çok sık olarak kullanılmaktaydı. Bu alanda çok önemli olaylar gelişirdi çadırların bulunduğu alandan bakıldığında Atatürk Heykelini rahatça görebilirdiniz. Hiçbir engel yoktu önünüzde. O zamanlar Atatürk heykeli şimdi bulunduğu yerde değildi ve heykelin arkası o zamanki lise binasına bakıyordu. Lisenin bahçesine demek daha doğru olur. Lise büyük bir “U” harfi şeklinde idi ve bu “U” harfinin açık olan ağız kısmı Atatürk Heykeline bakıyordu. Daha sonra sırtı heykele bakacak şekilde yeni bir bina daha inşa ettiler oraya.  Şu anda bulunduğu yerden yaklaşık olarak elli metreden daha ilerideydi denize doğru ve heykelin şu anda bulunduğu yerde okulların öğrencileri, sıralanarak resmi geçit için sıranın kendilerine gelmelerini beklerdi. Ben elli metre olarak yazdım ama bu rakam yaklaşık olarak verilmiş bir rakamdır. Öğrenciler bahsedilen yerde sıraya geçtikten sonra heykelin yanlarında bir yerde Askeri bando sıralanır ve bayram boyunca buradan müzik ile eşlik ederlerdi törenlere. O zamanlar Aslan baba denilen yaşlı ve oldukça şişman olmasına rağmen son derece sevimli ve sempatik bir bando şefi Astsubay (yani o zamanların tabiri ile başgedikli) vardı. Bütün çocukların yol kenarına sıralanarak tezahürat yaptıkları bir tip idi. Bayramların haricinde hafta sonları Hükümet Konağı önündeki direğe bayrak çekme merasimi esnasında aynı tezahüratı gösterirdi çocuklar. Nerelerden nerelere atlatıyor hatıralarımız bizleri. Bayramları Cumhuriyet Meydanında kutlamanın bambaşka bir güzelliği vardı. Halkta bu törenlere katılır ve kalabalık arasında bayramlar coşku ile kutlanırdı. Birde halk resmi geçitlere katılan okullarda okuyan çocuklarını veya akrabalarını görmek gençlerde birbirlerini görmek amacıyla katılırlardı bu merasimlere. Bütün çocukların ellerinde kağıttan yapılmış bayraklar olur ve resmi geçitler izlenirdi. O zamanlar bu türlü faaliyetlere oldukça büyük ilgi vardı. İlk okul beşinci sınıfta iken 23 Nisan bayramında ben Efe kıyafeti ile katılmıştım bayrama. Bildiğiniz gibi hazırlıklara günler evvel başlanırdı. Herkese şiir okutularak içinden seçme yapılır daha sonra diğer okullar arasında yapılırdı bu seçmeler. Öğretmenimiz bizlere; “eski kıyafet denilen giysilerden bulanlar var ise bayrama o kıyafet ile çıkacak” demişti. Bende anneme bunu anlatınca “Özbek Köyüne gider buluruz” dedi ve köye gittik. Kimden aldık hatırlamıyorum ama tanıdık birisinden bulduk. Üzerime uydurmak için gerekli tadilat ve ayarlar yapıldı elbisenin özgün yapısını bozmadan. Bu, üzerinde altın rengi sırmalar ile işlenmiş bir kısa şalvar, kolları omuzlarından itibaren yırtmaçlı ve arkaya sarkan bir cepken denilen yelek ve kocaman eğri bir pala. Bacaklarda ayaktaki ayakkabı ile birlikte diz altına kadar bacakları kapatan bir tozluk, kafada bir fes üzerine sarılmış renkli tülbentler ile çok güzel bir başlık. Evde hazırlanan bir gömlek ile kıyafet tamam olmuştu. Bayram günü kullanmak için birde mantar tabancası koymuştum belime. Bayram günü bu kıyafet ile resmi geçide katılmıştım. Benim gibi eski kıyafet denilen elbiseler ile katılanlar çok olmuştu kızlı erkekli olarak. Geçit esnasında tam Valinin önüne gelince tabancalarımızı çekerek havaya doğru patlatmıştık bizden önce merasime katılan Gazileri örnek alarak. Vali Beyde ayağa kalkarak selamlamıştı bizleri önünden geçer iken. Yanımdaki diğer öğrenciler ellerindeki tabancaları seri bir şekilde doldurup patlatır iken ben ise ancak iki tane patlatabilmiştim. Çünkü daha fazla mantar alacak param yoktu. Hayat pahalıydı o zamanlar ve fazladan mantara para verecek halimiz yoktu. İki tane yeterdi patlatmış olmak için. Ne anlatır iken nerelere geldik. Bizi etkileyen adam asma olayını sizlere anlatmak ister iken nerelere kadar gittik. Bu olay beni etkilemiş olmalı ki, ne zaman bir hastane olayı yaşasam yada buna benzer bir olay aktarılsa bu zavallı hep aklıma gelir. Ben gidip görmedim ama gidenler dönüşte hep anlattılar hem de yukarıdaki verdiğim örnekleri aktararak. Çok uzun seneler sonra gittiğim bir yerde bu olayın o gün çekilmiş bir resmini gördüm. Ama neresi ve kim idi hatırlamıyorum. Bir ele geçirir isem bu yazıya eklemeyi düşünüyorum. İşte bu alan o zamanlar çeşitli işlere yaramaktaydı ve hemen yanındaki Hastaneye dik olarak uzanan cadde üzerinde de Pazar kurulmaktaydı. Bu pazarda genelde köylü vatandaşların getirdiği sebze ve meyveler bulunur bunu süt ve sütten yapılmış ürünler takip ederdi. Topraktan yapılmış büyük kavanozlar içerisinde yoğurtlar bulunurdu. Birde kocaman bir çınar yaprağı üzerine dökülerek şekil verilmiş Çam sakızı. Çiklet her yerde bulunmasına rağmen büyüklerimiz bu sakızı tercih ederlerdi. Biz çocuklar için tadı biraz acı olmasına rağmen gene de ara sıra çiğnemeye çalışır idik ama bu diğer çikletler gibi şişirip patlatmaya müsait değildi. Yalnız kadınlar satmak için önlerine sıralı olarak dizince koyu yeşil renkli çınar yapraklarının üzerinde bal renkli görünümü ile hoş bir manzara çıkardı ortaya. Pazardaki meyveler genelde zamanı geldiğinde Kepez Köyü’nden gelirdi. O zamanlar buranın meyve bahçeleri çok meşhur idiler. Dallarından toplanan taze sebze meyveler pazara getirilerek burada satılırdı KEPEZ’in bunlar diyerek de reklam yapılır idi hani. Daha sonraları meyveleri Çanakkale dışına göndermeye başlayınca bunlar pazara pek inmez oldu. Toplananlar hemen gönderiliyordu çünkü. Burası ile bir anı aktaralım bakalım. Bir hafta sonu Süleyman eniştem ve ailesi ile birlikte bir ahbaplarının teknesi ile denize açılmıştık. Amacımız karşı taraflarda muhtemelen Havuzlar denilen yere giderek hafta sonunu geçirmekti. Her şey hazırlanıp sandala doluştuktan sonra hareket ettik. Boğazın ortalarına bir yere gelince şiddetli bir rüzgar esmeye başlayıp oluşan dalgalardan bizim motora su girince deniz üzerinde hareketsiz kalmıştık. Yalnız tekne sahibi kişi oldukça usta bir balıkçı idi. Bu arada kendisini saygıyla analım. Yunus abi diyorduk kendisine ve Balıkçı Yunus olarak anılmakta idi bizim oralarda. Küreklere asılarak rüzgarın esintisinden faydalanma yoluna gidip tekneyi, güç bela Kepez burnuna doğru çevirerek yol almaya başladık. Büyük bir balıkçı teknesi olmasına rağmen küreğe gelen bir tekne idi. Uzun uğraşlardan sonra Kepez burnunun oralarda bir yerde karaya çıkarak hafta sonu tatilini burada yapmaya karar verdik. Akşama kadar burada eğlenip, getirdiklerimizi yedikten ve oyalandıktan sonra akşam Çanakkale’ye dönmek için Kepez bahçelerinin içinden geçip yürüyerek Kepez Köyü’ne gelip oradan bulduğumuz bir araç ile eve dönmüştük. Şimdi bu olayın burada ne alakası var diyeceksiniz. Şöyle ki yürüyerek Kepeze gider iken bahçelerin içerisinden geçerek etrafı iyice inceleme imkanımız olmuştu. Meyve ağaçlarının arasından geçerek yürüyorduk ve bu bahçelerde çalışan insanları görmüştük. Her taraf yemyeşil meyve ağaçları ile doluydu. İşte burada yetiştirilenler Çanakkale’ye getirilerek pazarda satılıyordu.  Herkes pazara bir şeyler getirerek satıp ekmek parası çıkarmak için uğraşmaktaydı. Sebze meyve v.s bulunduğu gibi yumurta veya mevsimine göre Melki denilen mantarlar bazı şifalı ot çeşitleri yağ zeytin v.s işte bir pazarda bulunması gereken her şey. Bunların yanında özellikle köyden gelen vatandaşlarımız için çeşitli çakılar ve mutlaka el feneri. Tam aklımıza gelmiş iken aktarıverelim bu arada. Köylerde elektrik bulunmadığı için bir yerden bire yere gider iken fener denilen aydınlatma aracı kullanırlardı ama teknoloji değiştiği için artık el feneri de  kullanmaya başlamışlardı. Özellikle gençler bu konuya çok önem veriyorlardı. Köyden bazı hatıralarımız arasında böyle şeyler var ve anlatalım. Gece olunca gençler dışarıya çıktıklarında bir araya gelerek ellerindeki fenerlerin ne kadar güçlü olduğunu göstermek amacıyla uzak bir noktaya doğru fenerlerini yakarlar ve bununla öğünürlerdi. İşte bundan dolayı pazarda el feneri çeşitleri bol miktarda bulunurdu. Bir keresinde adamın birisinin elinde çok ilginç bir alet görmüştüm. “Ağrılarınızdan kurtulun” diyerek bağırıp geziyordu pazara yerinde. Bu yaklaşık olarak 20x30x20 santimetre ebatlarında ağaç bir kutu idi. Koyu bir rengi vardı oldukça parlıyordu cilasından dolayı. Yan tarafından çıkan iki adet kablo vardı birer metre boyunda ve bir de tam üzerinde yuvarlak bir şey vardı vana hendılı gibi. Bu arada birisi gelerek ne olduğunu sorunca “omuz ağrılarını geçirir” diyerek anlattı sahibi ve 25 kuruşa hizmet verdiğini söyledi. Neyse adam 25 kuruşu verince yandaki iki adet kablonun metal uçlarını tutması için verdi adama. Ondan sonra elindeki kutunun üzerindeki yuvarlak nesneyi bir miktar çevirince metal uçları tutmakta olan adamın kolları yan tarafa doğru açılıp yukarıya doğru kalkmaya başladı gerilerek. Adam irkilmeyle beraber elindeki çubukları yere atmaya çalıştı ama bunda başarılı olamadı. Bu arada yüzüde acayip şekiller almaya başlamıştı. Kutunun sahibi elindeki yuvarlak şeyi bir sağa bir sola çevirerek adamın kollarını bir aşağı bir yukarı oynatmaya devam etmekteydi. Fakat bir süre sonra derecesini biraz daha artırınca adam gerilen yüzünün aldığı acayip şekil ile “barak yavvv” (bırak yahu) dedi tutuk bir şekilde. Aletin etkisinden dolayı kolayca konuşamadığı gibi kollarını da aşağıya indiremiyordu. Etrafta bulunanlar ise bu olayı gülerek seyretmekte idiler. Neyse işlem bitince darbeyi yemiş olan kişi perişan bir halde ne böyle bu yavvv golumu gıpırdatamadım” diyerek fikrini söyledi. Etraftakiler bu olaya pek inanmadılar tabi ki “mahsus yapıyorsun ulen alt tarafı iki kablo deyince” diğer adam “dene istersen bakalım sen ne yapacaksın” deyince ortada ciddi bir iddia oluştu. Güçlü kuvveti birisi “ben varım” diyerek parayı bastırıp kabloların ucunu tutarak “haydi ben hazırım” dedi. Kutunun sahibi makineyi tekrar çalıştırıp ayarlarını yükseltince az evvel kendine güvenen güçlü kuvvetli adamın kolları yan tarafa kalkarak yüzü değişmeye başladı tekrar. Etraftakiler kahkaha atmaya başlamışlardı bu olayın üzerine ama adamın hiç gülecek bir hali yoktu. Nasıl bir alet idi bu bilemiyorum. Daha sonra birkaç kişi daha denediler bu aleti ve hepside boylarının ölçüsünü aldılar tabi. Hemen her Cuma pazarında bu adam ortaya çıkarak bu makine ile vatandaşların ağrılarını dindiriyordu!!! Ama bir gün beyaz önlüğü olan bir bey ile iki adet polis gelerek bu kutunun sahibine bazı sorular sorduktan sonra yanlarına alarak götürdüler hastaneye doğru. Bir daha bu adamı ve böyle bir aleti buralarda hiç görmedim. Çok ilginç gelmişti bana ve hatıramda kalmış işte bizde aktardık.

(Devam Edecek)

1083 kez okundu