YUKARI ÇIK

Çanakkale Travel
Çanakkale Travel
Anzac Hotel Çanakkale Şehitlik Turu
24 Mayıs 2020 tarihinde eklendi

Çanakkale ve Yaşadıklarım (8) “Babamın İtfaiyede Çalışmaya Başlaması”

Şimdiki Pazar yeri çok sonraları kurulmaya başlamıştı. Dedik ya eskiden bu meydanda gösteriler yapılırdı. Bu gösteriler yapılır iken adamın birisi elindeki meşaleye doğru üfleyince kocaman bir alev topu etrafı sarıyordu. Bu benim hem hoşuma gidiyor, hem merak ediyor hem de korkuyordum. Bunu izler iken, adam elindeki küçük bir şişeden bir şey içiyor daha sonrada bunu o meşaleye doğru püskürtüyordu. Şişenin içindekini içmiyor daha doğrusu ağzına alıyordu ve sonra bir kenara bırakıyordu bu şişeyi. İşte tam bunu bir kenara bıraktığında ben hemen giderek şişeyi aldım ve kokladım. Bu bildiğimiz Gaz Yağıydı. Tamam öğrenmiştim eve geldikten sonra arka bahçede bunu denedim ve başardım ama her tarafım gazyağı kokmuştu. Ağzıma aldığım bir miktar gaz yağını, elimde tuttuğum meşaleye doğru püskürtünce kocaman bir alev topu oluşuyordu havada. İlk zamanlar tam manası ile başarılı olamadım ama deneyerek çabucak öğrenmiştim. Yalnız bunu evin bahçesinde kimse yok iken yapıyordum annem görse herhalde sopa ile kovalar idi. Birazını da yutmuş olmalıyım ki, motor feci halde bozuldu. Tuvaletten  çıkamadım.

İkinci olay: Ben hastanede yatarken beni etkileyen diğer olayda güneş tutulması idi. Hemşireler ve hastalar “evet işte güneş tutulması başladı” gibi laflar ediyorlardı. Bu arada bana bakan hemşire elinde bir cam ile geldi. Orada yakılan bir mum ile yapılan bir isli cam ile herkes güneşe bakıyordu. Ben çok ufak olduğumdan sesim pek çıkmıyordu. Bir zaman sonra hemşire bana dönerek “bir daha kolay kolay gerçekleşmez bu olaylar. Gel sende bak” diyerek isli camı bana verdi. Bende gözüme denk getirip bakınca Güneşin üzerindeki dünyanın yuvarlaklığını bütün açıklığı ile gördüm. Hatta cam parçası bende kaldığından, uzun süre bakarak gözlemledim olayı. Bunu hiç unutamam. 11 Ağustos 1999 tarihli güneş tutulması sırasında hemen bu olay aklıma gelmiş ve o hastane gününü tekrar yaşamıştım. Aynı hastalık zamanında sanırım, beni buradan alarak yine hastanenin bahçesinde bulunan barakalara yatırdılar. Hastanenin şimdiki polikliniklerinin olduğu yerde eskiden barakalar vardı. Burada işte beni attıkları gibi, hastaları yatırıyorlardı ve kış günü olmasına rağmen ısınacak bir şey yoktu. Şimdiki Hastane çok sonraları yapıldı. Dönelim gene konuya sözde bulaşıcı bir hastalık varmış bende. Bu defa yanımda annem de vardı. Bizi bir barakanın içerisine attılar. Annem durmadan ağlıyor. Neyse akşam olunca kapıda Koca Süleyman dedem belirdi. Beni kucağına aldığı gibi anneme de “haydi yürü” dedi. Kapıya gelmiş olan bir faytona binerek evin yolunu tuttuk. Dedem beni hastaneden kaçırmıştı. Faytona bindiğimizi çok net hatırlıyorum. Faytonun üzerini kapatarak beni battaniyelere kat ,kat sarmışlardı. Kış günüydü ve kar yağıyordu. Annem ise; ”Doktor ile kavga ettik, beni tersleyince bende karşılık verdim. Onun yüzünden bizi barakaya attı” derdi hep. Nedendir bilemiyorum aklımda bu fayton ile koca köprünün üzerinden geçişimiz var. Battaniyelerin arasına sarılmış olarak koca köprünün üzerinden geçer iken aklımda (boğaz tarafına bakmış olmalıyım) kar yağışı altında geçmekte olan bir geminin hayal meyyal görüntüsü ile atların nallarından çıkan sesler idi. Artık faytonlar kalmadığı için bu tıkırtıları duyamıyoruz. Ben bilmiyorum hatırlamıyorum, burada hastalığıma bir teşhis koyamamışlardı. Benim bacaklar tutmuyor ve üzerlerine basamıyordum. Kocakarı ilaçları yaptırmak amacıyla beni boyuna gezdiriyorlardı. Aklımda kalan şimdilerde yerinde bulunmayan Havacı çeşmenin (evin karşısında yol var şimdi çeşme o yolun tam ortasında idi) karşısında yaşayan ve at arabacılığı yapan Mehmet amca bir fincanın içerisinde erittiği kırmızı bir çamuru dizlerime sürerek bir şeyler okudu ve ben zaman içerisinde düzeldim. Bu arada doktorun verdiği ilaçlara devam ediyordum ama, artık daha bir dirençli idim. Neyin iyi geldiğini bilmiyorum. Koşuyor oynuyor yaramazlıklarıma devam ediyordum. Öyle ki, herhangi bir şekilde oyun için koşmaya başlasak beni kimse tutamıyordu. Okulda derslerim oldukça iyiydi. Öğretmenler benden memnun idi. Ben de onlardan. Zaman zaman yaptığım faaliyetler ile de takdirlerini topluyordum. Bu arada yaptığım bir Atatürk Resmi olay olmuştu. Öğretmen önce bu resmi alarak sınıf tablosuna, daha sonrada okul panosuna asmıştı. Burada bu resmi benim yapmadığım söylenmiş. Öğretmenim bana bu resmi yapıp yapmadığımı sordu. Bende kendi yaptığımı söyledim. “Kopya çekerek yaptın değil mi?” deyince “hayır resmin üzerine koyarak kopya çekmedim bakarak yaptım” dedim. “Madem öyle yap bakalım bir tane daha” deyince ben hemen orada karakalem olarak resmi çizdim ve boyamak içinde müsaade istedim. Öğretmen gerek olmadığını söyledi. Yanlış hatırlamıyor isem daha başka öğretmenlerin yanında yaptım. Yine bir 10 Kasım’da bana bir şiir vererek ezberleyip okumam istendi. Bende okudum. Ama herhalde o günün heyecanından olsa gerek ağlamaktan okuyamadım. İzlemeye gelen veliler de, ben de, öğretmenler de ağladı. İlkokul günlerinden aklımda kalan unutulmayacak olaylar pek yok gibi ama yinede hatırladıkça aktarırım. Sınıfta zeki veya o zamanın tabiri ile çalışkan birkaç kişiydik. Hep bir çekişme içindeydiler benimle. Sınav yapıldığında kaç alınmış alınması önemli değil benim kaç almam önemliydi onlar için. Hatta bir gün yapılan bir sınavda benden bir numara aşağıya alan bir kız, ders boyunca ağlayarak notunu yükselttirmişti öğretmene. (Çok zengin bir ailenin kızı olduğunu söylemeye gerek yok) Ben öyle saatlerce ders çalışmazdım. Okulda anlatılanlar benim için yeterliydi. Birde verilen ödevleri hiç eksiksiz yapardım. Bundan amacım ders çalışmaktan ziyade ertesi gün öğretmenin kontrolunda mahcup olma duygusundandı. Bundan çok korkardım. Herkesin içerisinde azar işitmek bana göre değildi. Kağıdın üzerine gaz yağı sürdüğünüz zaman kağıt şeffaf bir hale gelir ve altındakileri göstermeye başlar. Buna kopya çekmek denir. Bunun diğer tür kopya çekme yöntemi ile bir alakası yoktur. Gaz yağı ile altındaki resmi veya haritayı en ince ayrıntısına kadar çizebilirsiniz. Gaz yağı kuruyunca uçar ve belli olmaz sadece kurşun kalemin rengi daha koyu çıkardı. Günler gelip geçiyor hayat devam ediyordu. Bu arada daha en baştan anlatmam gereken bir olay da şuydu. Ben okula kayıt yapıldığında adımın Hikmet olduğunu öğrendim. Herkes bana Erhan derdi mahallede. Hatta burada adımın Erhan olarak duyulmasından rahatsız bile olmuştum nedense. Bir gün okulun bahçesinde teneffüs arasında bahçede oynamakta iken zaten barakada eğitim yapmaktaydık. Rahmetli Babaannem duvarın üzerinden bana Erhan diye seslenince ben etraftan kimse duymasın diye Babaanneme elimle sus işareti yaparak gitmiştim yanına. Adımı Erhan olarak bilmekteyken bu nasıl olmuştu. Babam askerdeyken çok samimi olduğu bir arkadaşı varmış. Daha sonra ince hastalıktan ölmüş. Onun adımı Erhan’mış, yoksa o mu istemiş Erhan olmasını, tam bilemiyorum. Annemde bana hamile iken Çanakkale’de hastaneye bir ziyarete gitmişler. O zamanlar köyde oturulmaktaymış. Araç  yok. Yaya olarak gelinip gidilmekteymiş. Belki de yolun yorgunluğundan veya hazır hastane bulma duygusundan! Sancılar başlayarak orada kalmış ve sabaha karşıda ben olmuşum. Doğumdan sonra ebeler ilgili bir kimse ararken Ayşe Teyze dediğimiz Özbek Köyü’nden Koca Bıçak Hasanın karısına denk gelmişler. Doğum olduğu için olayın kayıtlara geçmesi gerekiyor ismini ne yazalım demişler. O zamanki insanların cahilliğimi desem yoksa ben büyüğüm bana sordular deyip büyüklenme olayımı desem her neyse gidip anneme sorup ta “bu çocuğun ismini ne düşündünüz?” demek yerine yahu “biz ne için gelmiştik. Ne oldu? Vardır bunda bir hayır. Allah’ın hikmeti işte adını Hikmet koyun” demiş. Tabi ki kayıtlara bu şekilde geçmiş. Eeeee! bundan sonra yapacak bir şey yok. Olay böyle işte. Daha sonrada kaydı kontrol etmek olayı da yok. Çünkü nüfus cüzdanı kim bilir ne kadar sonra alındı. Para yok. Köyden gelip de devlet dairesinde bu işleri kim takip edecek. Zaten köylü devletten korktuğu için bu tür yerlere çok mecbur kalmazlar ise gitmezler. Şimdi bu Ayşe teyzenin yani büyük teyzenin neden etkili olduğuna gelince öncelikle ana ve babamın hayatlarından bazı örnekler vermem gerek. Babam ilkokulu oldukça parlak bir sonuç ile bitirmiş. O zamanlar öğretmeni olacak kişi babamın okuması gerektiğine ve bunun da askeri bir okulda olmasına karar veriyor. Dedeme bu durumu bildiriyor. O zamanlar asıl dedemiz yani Özbek Köyünü kuran İbrahim dede çok fazla zengin. Özbekistan’dan buraya göç ederken getirdikleri altınların miktarını bilen yok. Fakat elde tutmak yerine zevk ve safa ile yemeği tercih ediyorlar. Anlatılanlara göre o tarihlerde yani babam çocuk iken, büyük dedemler Çanakkale’nin Özbek Köyü’nde oturuyorlar. Tuttukları özel bir araba ile İstanbul’a giderek pavyonda eğlenirlermiş ve aynı gecede tekrar geriye dönerlermiş özel araba ile. Babam 1929 doğumlu. Türkiye’deki arabaların sayılı olduğu bir zamandaki harcanan paraya bakın. Bize de şimdi de dedelerimizin yaptıkları ile övünmek kalıyor. Bizimkilere de fakirlik kalıyor. Bu arada baba dedem Kazım dedem babaannemden ayrılarak başka birisi ile evleniyor. Köyden bir kız kaçırarak evleniyor. Yeri gelmiş iken İbrahim dede köyün ağası imiş. Yeni evli iken anlatılanlara göre evlendiği gece köye bir tanrı misafiri gelmiş büyük dede karısına “şu yatak yorganı hazırla da aldırayım ,tanrı misafirinin altına serelim yatsın” deyince karısı “O benim çeyizim” diyor. Büyük Dedemin ağzından çıkan laf şu. “Toparla çeyizini.” Ertesi gün  karısının eşyalarını topladığı gibi yanındaki adamlarına “babasını evine bırakın” diyerek gönderiyor. Adamlar görevi bitirip geri dönerek dedeme teslim ettiklerini anlatıyorlar. Dedem o gece bir köye giderek adını hatırlayamadığım bir kız alıp atın arkasına bindiriyor ve evleniyorlar. Yeni nenemiz!!! Bu olay hep anlatılırdı. Babam ile babaannem yalnız kalıyorlar. Daha sonra Koca Süleyman denilen kendisini çok sevdiğimiz dedem ile evleniyor. O da köyün kahvecisi. Babam askeri okula gitmek istemiyor. Muhtar olayı Jandarmaya bildirmiş. “Kafası çalışıyor ve gariban köyde ziyan olacak gidecek. Onun içinbu tür bir okula gitmesi gerek” diyerek. Babamı jandarmalar gelip zorla alarak askeri okula göndermeye çalışıyorlar. Gideceği okul şimdiki adıyla Kuleli Askeri Lisesi. Köyden kasabaya gelirken babam jandarmaya tuvalet ihtiyacı olduğunu söylüyor ve işini görmek için girdiği bir çalının arkasından kaçıyor. Eğer bu olay gerçekleşmese idi bu günkü yaşantılarında ve yaşantımızda bir çok şey değişirdi. İşte kader bu herhalde. Günler böyle gelip geçtikten sonra yaşı gelince araya girenler sayesinde annemle evleniyorlar. Evlilik olayından sonra babaannemler ile yaşadıkları bir olaydan sonra evden kovularak bir kış günü açıkta kalıyorlar. Daha evvelki satırlarda bahsettiğimiz Ayşe teyze bunlara sahip çıkarak o gecelik eve alıyor. Daha sonrada oturdukları evin hemen karşısında olan tek gözlü bir odayı kendilerine kalmak için veriyor. Annemler işte bu odada kalmaya başlıyorlar. Ha! bu arada bir de eşekleri var. Soğuktan korumak amacıyla o da aynı odanın içerisinde kalıyor. Sabahleyin erkenden kalkan babam dağdan kestiği odunları Kaleye (Çanakkale) getirip yüz yirmi beş kuruşa satarak kazanmış olduğu para ile yiyecek giyecek bir şeyler alarak köye dönüyor. Köy Kaleye yaklaşık olarak altı kilometre kadar. Dedik ya o zamanlar kar çok yağıyordu. Ayaklarına çarık giyen babam soğuktan korunmak amacıyla annemin eski şalvarını yırtıp ayaklarına sararak yoluna devam edermiş. Gün gelip bir gün yine Kaleye odun getirip sattıktan sonra çay kıyısındaki itfaiyenin yanına eşeği bağlayarak bir şeyler almak  alış verişe gitmek amacıyla ayrılmak üzere iken daha evvel tanıdıklarından birisi (Cangaloz İbrahim) babama seslenerek gel buraya diyor. “Bu itfaiyeye çalışmak için adam alınacak çalışır mısın?” deyince babam da “evet çalışırım” diyor. Hemen orada hazırlanan bir dilekçe ile müracaat ediliyor. İtfaiye amiri dilekçeyi imzalayarak “git bunu belediye başkanına imzalat gel” diyor. Şimdi burası ilginçtir. Babam sorarak Belediyeyi buluyor. Başkanın odası önüne gelen babam kapıdaki görevliye evrakları vermiyor. Israr edince de “bana itfaiye amiri bunu imzalat gel dedi. Sana verecek olsaydım bana söylerdi onun için kendim vereceğim” diyor. Neyse babamı içeriye alıyorlar. Babamda kağıtları imzalatıyor ve başkan “hemen git elbiselerini versinler işe başla” diyor. Neyse babam kendi tabiri ile “Belediyeden İtfaiyeye giderken koşmaktan bacaklarım kıçıma vuruyordu. Geç kalacağım diye korkuyordum” diyor. İtfaiyeye geldiğinde evraklara bakıyorlar ki işe alınmış gerekli kıyafetler veriliyor. Bez sarılmış ayakların üzerindeki çarıklar çıkarılarak iskarpinler giyiliyor. Babama “haydi sen bu gün izinlisin. Evine git hem işe başladığını haber ve,r hem de artık altı gün burada yatacaksın ona göre hazırlıklı gelirsin deyince Babam “Eğer gidersem yerime başkasını alırsınız” diyerek gitmiyor. Israrlara rağmen babamı göndermeyi başaramıyorlar. Bu arada köyden rastlamış olduğu birisine, o gün sattığı odunlardan kazandığı parayı ve eşeği vererek “al bunu köye götür eve de söyle ben iş buldum bir hafta yokum” diyor. Neyse köylüsü istenileni yerine getiriyor. Eve haber veriliyor ama evdekiler sevinecekleri yerde korkarak üzülüyorlar. Nasıl bir iştir ki ilk günden adam eve gelemez oldu. Bu arada köyde dedikodularda başlamış zaten adam sabah gitti bir daha görünmedi. Hapse mi attılar ne oldu falan gibi?  Bu işin başlangıcı zaten hayatın bir dönüm noktası. Yüzünü görmediğimiz ağabeyimi de anmadan geçmeyelim. Benden önce doğmuş olan bir ağabeyim varmış. Adını o günkü şartlara göre İbrahim koymuşlar en büyük dedenin adı. Köyde doğmuş. Annemin anlattığına göre ağabeyim doğduğunda belinin üzerinde koyu renkli bir şişlik varmış. Zaman içerisinde bu şişlik daha da büyümüş. Birkaç aylık iken ölmüş. Senesine ben doğmuşum. Yani aramızda bir yaş fark varmış. Yine annemin anlattığı bir anıdan bahsetmiştik. Ben Çanakkale’de hastanede doğmuşum. Doğumdan sonra beni ilk defa annemin yanına getirdiklerinde ilk iş olarak beni soyarak belime bakmış annem bakalım ölen ağabeyimdeki gibi bir şişlik var mı belimde diyerek. Demek ki ağabeyimin olayından çok etkilenmiş. Yine üstüne basarak anlattığına göre benim belimde, tam ağabeyimin belindeki şişliğin olduğu yerde koyu renkli bir leke var. Bunu zaman içerisinde komşuların veya ahbapların yanında anlattıktan sonra hemen beni yatırarak belimi açar ve o noktayı gösterirdi herkese. Her kes o noktaya ellerini sürerek bakarlardı acaba nasıl bir şey diye. Bu lekenin anlamını hamile iken bir şeyler almaya, daha doğrusu habersiz almaktan olduğunu anlatırdı. Örnek olarak Bana hamile iken oturdukları evin bahçesinin yanında komşularının bahçesi varmış. Onların tarafında bulunan bir bardak eriğinin dalları bizim bahçe tarafına geçmiş ve üzerinde erikler varmış. Tam o ağacın olduğu yerde babaannemlerin kocaman bir fırını vardı. İşte orada ekmek yaparlar iken hamileliğin verdiği bir istek ile hemen elinin altına kadar uzanmış olan ağaçtan bir erik kopartmış. Tam bu esnada babaannem içeriden pinet içindeki hamurlar ile birlikte çıkınca annem hemen elindeki eriği arkasına saklamış. İşte bundan dolayı benim belimde erik lekesi kalmış!!! İnanışları bu şekilde idi. Ben daha başka bir yaklaşım buldum sanırım. Bazı yerlerde okumuştum. Reenkarnasyon diyorlar herhalde. Daha evvel vefat edenler tekrar dünyaya geldiklerinde eski yaşantılarından iz taşırlarmış üzerlerinde mutlaka. Ne diyelim. Ölenlerin hepsine tanrıdan rahmet dileyerek devam edelim anlatmaya. Bu arada ben olmuşum işte. Yaklaşık olarak iki veya iki buçuk aylık bir ayrılıktan sonra Kaleye taşınılıyor ve yazının başında hatırlamaya başladığım evden itibaren benim yaşantıma geçtik.

(Devam Edecek)

2.508 kez okundu